Güzel Bir Hafta Sonu Dileriz

Kısa Kısa'da yeni bir Hikaye

Yolunacak Kaz?..

Sağlıcakla Kalın

×

Loading...
LÜTFEN KULAK VERİN "COVİD" TEHLİKELİDİR

















SON YAZILAR :
Loading...


Dinler Tarihi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Dinler Tarihi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Ocak 2022

Yahudi Tarihi

Yahudi tarihi, Yahudi halkının, inancının ve kültürünün tarihidir. Yahudi tarihi yaklaşık altı bin yıllık bir süreyi ve yüzlerce farklı topluluğu kapsadığından, burada ancak genel bir şekilde ele alınabilmektedir. Aşağıda sıralanan ana maddelerde ve bu maddede belirtilen her ülkedeki Yahudi topluluklarının ayrı tarihlerine ek bilgiye ulaşılabilir.

MÖ 10. yüzyıl ile MÖ 586'(Babil sürgünü) arasında İsrail genelinde çoktanrıcılık normaldi. İsrailoğulları arasında yalnızca Yahveh'ye tapınma ancak sürgünden sonra ve geç bir dönemde (muhtemelen Makkabiler (MÖ 2. yy) dönemi) kurumsallaşır ve monoteizm Yahudiler arasında yerleşir. Bazı İncil bilginleri, bir zamanlar Aşera'ya İsrail'in ulusal Tanrısı olan Yahve'nin eşi olarak tapınıldığına inanırlar.

Antik Çağlarda Yahudi tarihi (MÖ 37 yılına kadar)

İsrailoğulları (Antik İsrail ve Yehuda'nın tarihi)

İlk iki döneminde, Yahudi tarihi büyük ölçüde Bereketli Hilal olarak adlandırılan bölgeninki ile aynıdır. Bu tarih, Nil, Dicle ve Fırat nehirleri arasında uzanan topraklara yerleşen insanlar ile başlar. Mısır ve Babil'deki kadim medeniyet merkezleri, Arabistan çölleri ve Anadolu'nun dağları ile çevrili olan Kenan ülkesi (daha sonra sırasıyla İsrail, Yehuda, Yahudiye Eyaleti, Coele-Suriye, Filistin, Levant ve nihayet tekrar İsrail adlarını almıştır) medeniyetlerin buluşma noktasıydı. Eski zamanlarda kurulmuş ticaret yollarının kestiği bölge, Akabe Körfezi ile Akdeniz kıyılarında önemli limanlara sahipti. Özellikle Akdeniz kıyısındaki limanlar bölgeyi, Bereketli Hilal'de yaşayan diğer kültürlerin de etkisine açık hale getirmiştir.

Geleneksel rivayetlere dayalı olarak, dünyanın her yerindeki Yahudiler büyük ölçüde İsrail diyarına yerleşmiş olan kadim İsrailoğullarının soyundan geldiklerine inanır. İsrailoğulları ise, ortak soylarını hepsi de Hud'un kanından olan İbraniler İshak ve Yakub üzerinden biblik ataları İbrahim'e kadar izlerlerdi. Yahudi geleneklerinde, İsrailoğullarının Yakub'un Mısır'a yerleşen on iki oğlunun (bunlardan birinin adı da Yehuda'dır) torunları olduklarına inanılır. Mısır'da, soyları genellikle II. Ramses olduğuna inanılan, Mısır firavunu tarafından köle edinilir. Sonra da Musa peygamberin önderliğinde Mısır'dan Kenan'a göç ederler. (Mısır'dan Çıkış). Bu olay, İsrailoğullarının her biri Yakub'un oğullarından birinin ismini alan on iki kabileye bölünmüş bir halk hâline gelişinin başlangıcına da işaret eder.

Yahudi geleneği ve Kutsal Kitap (ilk kitabı Tekvin'den son kitabı olan Malaki'ye kadar), İsrailoğullarının kırk bir yıl boyunca çölde dolaştıktan sonra Kenan ülkesini Yeşu'nun yönetiminde fethettiklerini, ele geçirdikleri toprakları da on iki kabile arasında bölüştüklerini anlatır. On iki kabile, bir süre Hakimler olarak bilinen bir dizi hükümdar tarafından yönetilir.

Bununla birlikte, modern bilim adamlarının fikir birliği, İsrail'in büyük ölçüde Mısır'da değil Kenan'da yerli kökenlerini gösteren arkeolojik kanıtların "ezici" olduğu ve "Mısır'dan bir Çıkışa veya Sina üzerinden 40 yıllık bir hac yolculuğuna yer bırakmadığı" şeklindeki akademik görüşü desteklemektedir.

Pek çok arkeolog, Musa ve Mısır'dan Çıkış'ın arkeolojik araştırmasını "meyvesiz bir arayış" olarak değerlendirdi ve terketti. Arkeologlar ve Mısır bilimciler tarafından yapılan bir asırlık araştırma, tartışmalı bir şekilde, Mısır esareti ve kaçış ve vahşi doğada seyahatler hakkındaki Exodus anlatısıyla doğrudan ilişkili olabilecek hiçbir kanıt bulamadı ve bu da Demir Çağı İsrail'in - Yahuda ve İsrail krallıkları olduğu fikrine yol açtı. —kökenleri Mısır'da değil, Kenan'dadır. En eski İsrail yerleşimlerinin kültürü Kenanlıdır, kült-nesneleri Kenan tanrısı El'e aittir, yerel Kenan geleneğinde çanak çömlek kalıntıları ve kullanılan alfabe erken Kenanlıdır. "İsrailli" köyleri Kenan bölgelerinden ayıran neredeyse tek işaret, domuz kemiğinin olmamasıdır, ancak bunun etnik bir işaret olarak mı yoksa başka faktörlerden mi kaynaklandığı tartışma konusu olmaya devam etmektedir.

Bunun ardından, Saul'un hakimiyeti altında bir İsrail monarşisi kurulmuş ve Kral Davud ve Süleyman hakimiyetinde devam etmiştir. Kral Davud (önce bir Kenan daha sonra da Yevus şehri olan) Kudüs'ü fethederek kendisinin başkenti yapmıştır. Süleyman'ın hükümdarlığının ardından, ülke on kabileden oluşan İsrail (kuzeyde) ve Yehuda ve Benyamin (güneyde) kabilelerinden oluşan Yehuda olmak üzere iki krallığa bölünmüştür.

İsrail, M.Ö. 8. yüzyılda Asur hükümdarı V. Salmanasar tarafından fethedilmiştir. Kimi zaman İsrail'in On Kayıp Kabilesi olarak da adlandırılan bu on kabileye dair genel kabul görmüş bir tarihi kayıt bulunmamaktadır.

Babil sürgünü

Milattan önce 6. yüzyılın başlarında, Yehuda Krallığı Babil ordusu tarafından fethedilmiştir. Yehudalı seçkinler Babil'e sürülmüş, ancak Babil'in daha sonra Persler tarafından fethedilmesinin ardından bunların en azından bir kısmı Ezra ve Nehemya peygamberlerin önderliğinde anavatanına dönmüştür. Zerdüştlüğün Pers İmparatorluğu'nun devlet dini olmasından ötürü, Zerdüştlüğün Yahudiliğin gelişimine ne ölçüde etki ettiği akademisyenler arasında hâlen tartışılan bir konudur.

Sürgün sonrası dönem

İkinci Tapınak'ın inşası, Perslerin onayı ile Yahudiliğin son üç peygamberi Hagay, Zekeriya ve Malaki'nin liderliğinde tamamlanmıştır. Son üç peygamberin ölümünden sonra, hâlen Pers hakimiyeti altında olan Yahudi halkının liderliği de birbirini izleyen beş kuşak zugot (çift) lidere geçmiştir. Yahudiler ilk olarak Perslerin ardından da Yunanların hakimiyeti altında refah dönemleri yaşamışlardır. Bunun sonucunda, Ferisiler ve Sadukiler ortaya çıkmıştır. Hem Pers hem de Yunan hakimiyeti altında, Yehuda'da Yehud sikkeleri adı ile Yahudi sikkeleri de basılmıştır.

Helenistik Yahudilik

Milattan önce 3. yüzyıldan itibaren, başta İskenderiye'deki Yahudi diyasporası olmak üzere, Helenistik felsefeden etkilenen Yahudilik akımları gelişmiş, bunun sonucunda da Yahudi Kutsal Kitabı Yunanca'ya çevirilmiştir. Yahudi teolojisi ile Helenistik düşüncenin bir arada yaşayabileceği fikrinin en önemli savunucularından biri de İskenderiyeli Philon'dur.

Haşmonayim Krallığı

Persler, Büyük İskender tarafından mağlup edilmişlerdir. İskender'in ölümünden sonra, kurduğu imparatorluğun generalleri arasında paylaşılması ile Selevkos İmparatorluğu kurulmuştur. Helenleşmiş Yahudiler ile dindar Yahudiler arasındaki ilişkilerin kötüye gitmesi üzerine Selevkos İmparatoru IV. Antiokhos Epiphanes belirli Yahudi dinsel tören ve geleneklerini yasaklayan buyruklar vermiştir. Bunun sonucunda, ortodoks Yahudiler, (Makkabiler olarak da bilinen) Haşmonayim ailesinin liderliğinde ayaklanmıştır. Ayaklanma sonucunda ortaya çıkan bağımsız Yahudi krallığı olan Haşmonayim Hanedanı MÖ 165 yılından MÖ 63 yılına kadar varlığını sürdürmüştür. Haşmonayim Hanedanı, Salome Alexandra'nın oğulları II. Hurkanus ve II. Aristobulus arasındaki iç savaş yüzünden parçalanmıştır. Bir hükümdar yerine teokratik ruhban sınıfı tarafından yönetilmek isteyen halktan, Romalı yetkililere bu yönde talepler gelmişti. Bunu çok geçmeden Pompey'in önderliğinde toprakların fethi ve ilhakı izlemiştir.

Roma yönetimi (MÖ 63 – MS 400 arası)

Roma hakimiyeti altındaki Yehuda başlangıçta ilk olarak Haşmonayimlerin ardından da Herod Hanedanı'nın yönetiminde bağımsız bir Yahudi krallığıydı, ancak güçleri zamanla azalarak doğrudan Roma yönetimi altına girmiş ve Yahudiye Eyaleti olarak yeniden isimlendirilmiştir. İmparatorluk, Yahudi tebaasına karşı sıklıkla vurdumduymaz ve gaddar bir tutum takınmıştır. Milattan sonra 66 yılında, Yahudiler Yehuda'nın Romalı yöneticilerine karşı bir ayaklanma başlattılar. Ayaklanma, daha sonra Roma imparatorları olacak olan Vespasian ve Titus tarafından bastırılmıştır. Milattan sonra 70 yılındaki Kudüs Kuşatması'nda, Kudüs Tapınağı'nın büyük kısmını yıkan Romalılar kimi anlatımlara göre, Menora gibi, tapınağın kutsal eşyalarının bir kısmını da yağmalamışlardır. Julius Severus'un Bar Kohba ayaklanmasını bastırırken Yehuda'yı harabeye çevirdiği ikinci yüzyıla kadar önemli sayıda Yahudi topraklarında yaşamayı sürdürmüştür. Ayaklanmanın bastırılması sırasında, 985 köy haritadan silinirken Yehuda'nın merkezinde yaşayan Yahudi nüfusun büyük bölümü de yok edilmiş, öldürülmüş, köle edilerek satılmüş veya kaçmaya zorlanmıştır. Kudüs'e girmekten men edilen Yahudi nüfusun yeni merkezi Celile olmuştur.

Diaspora

Yehuda Yahudilerinin çoğu köle edilerek satılırken diğerleri ise Roma İmparatorluğu'nun diğer bölgelerinde vatandaş olmuştur. Yeni Ahit'teki Elçilerin İşleri kitabı ve Pavlus tarafından kaleme alınan diğer metinlerde, Roma dünyasının çeşitli şehirlerinde yaşayan Helenleşmiş büyük Yahudi gruplarından sıklıkla bahsedilir. Bu Helenleşmiş Yahudiler diasporada yaşamaktan sadece ruhani anlamda etkilenmişler, Yahudi itikadinin köşe taşı hâline gelen kayıp ve yurtsuzluk duygusunu özümsemişler, dünyanın çeşitli bölgelerinde maruz kaldıkları baskılar da bu duyguları pekiştirmiştir. Yahudilik dinini Helen uygarlığının dört bir yanına yayan Yahudiliğe geçiş politikasının ise, Romalılara karşı verilen savaşlar ve Tapınak sonrası dönemde Yahudi değerlerinin yeniden inşası ile sona erdiği görülmektedir.

Yahudi geleneğinin tapınak temelli dinden uzaklaşarak diaspora'nın gelenekleri temelinde yeniden şekillendirilmesinde, Mişna ve Talmud'da bulunan Tora tefsirlerinin geliştirilmesi de önemli bir rol oynamıştır.

Geç Roma dönemi

Bar Kohba ayaklanmasının başarısızlıkla sonuçlanmasına rağmen, önemli sayıda Yahudi İsrail diyarında hayatını sürdürmüştür. Burada kalan Yahudiler, İsrail Diyarı'nı birbiri ardına işgal eden güçlere karşı çeşitli deneyimler ve silahlı çatışmalar yaşamışlardır. Yahudiliğin en ünlü ve önemli metinlerinden bazıları bu dönemde İsrail şehirlerinde kaleme alınmıştır. Kudüs Talmudu, Mişna'nın tamamlanması ve nikkud sistemi bunlara verilebilecek örneklerden birkaçıdır.

Bu dönemde, Yahudi sözlü yasasını düzenleyen ve tartışan hahamlar tannaim ve amoraim hâlen faaliyetlerini sürdürüyordu. Tannaim'in aldığı kararlar, Mişna, Berayta, Tosefta ve çeşitli Midraş derlemelerinde bulunmaktadır. Mişna, MS 200'ün hemen başlarında, muhtemelen Judah haNasi tarafından tamamlanmıştır. Amoraim tarafından Mişna üzerine yapılan yorumlar ise, muhtemelen Tiberya'da, MS 400 civarında Kudüs Talmudu'nda derlenmiştir.

Milattan sonra 351 yılında, Suffurriye'deki Yahudi halk, Patricius önderliğinde, Konstantius Gallus yönetimine karşı ayaklandı. Ayaklanma, sonunda Ursinius tarafından bastırılmıştır. Geneleğe göre, MS 359 yılında, II. Hillel güneş yılını temel alan İbrani takvimini oluşturmuştur. O zamana kadar, İsrail Diyarı dışında yaşayan tüm Yahudi topluluğu, Sanhedrin tarafından tasdik edilen takvimi kullanıyordu; Bu, Yahudi bayramlarının belirlenmesi için gerekliydi. Öte yandan, bu takvimi kullananların ve kararları uzaktaki topluluklara ulaştıran ulakların hayatı tehlikedeydi. Dini baskıların süremesi, Hillel'in her zaman için kullanılabilecek, resmi bir takvim sağlama kararlılığını da artırmıştı.

Son pagan Roma İmparatoru II. Julianus Yahudilerin "senelerce yeniden imarını özlemle beklediğiniz kutsal Kudüs'e" dönmesine ve Tapınak'ı yeniden inşa etmesine izin verdi. Ne var ki, Julianus 26 Haziran 363 tarihinde Sasani İmparatorluğu'na karşı yürüttüğü başarısızlıkla sonuçlanan seferde öldürülmüş ve Tapınak yeniden inşa edilememiştir.

Orta Çağ

Bizans

Yahudiler Roma İmparatorluğu'nun dört bir yanına dağılmışlardı. Bu durum, Bizans yönetimi sırasında da orta ve doğu Akdeniz'de kısmen devam etmiştir. Bizans İmparatorluğu'nun militan ve dışlayıcı Hristiyanlık anlayışı ve imparatoru dinin de başı olması yüzünden Yahudiler iyi muamele görmemişler ve İmparatorluk içindeki Yahudilerin durumu ve nüfuzu dramatik ölçüde kötüye gitmiştir.

Yahudilerin Hristiyanlığa döndürülmesi resmi Hristiyan politikasıydı ve Hristiyan liderler bu çabalarında Roma'nın resmi gücünden yararlanmıştır. Milattan sonra 351 yılında, Yahudiler bölge valisi Gallus'un giderek artan baskıları karşısında bir defa daha ayaklandılar. Gallus, ayaklanmayı bastırarak ayaklanmanın başladığı Celile'deki büyük şehirleri haritadan silmiştir. Bunlardan en büyük iki hukuk akademisine ev sahipliği yapan Tzippori ve Lydda bir daha asla toparlanamamıştır.

Bununla birlikte, Tiberya'daki Nasi II. Hillel ayın her ay gözetlenmesine gerek bırakmayacak bir resmi takvimi işte bu dönemde yaratmıştır. Hemen hemen aynı dönemde, Tiberya'daki Yahudi Akademisi, Judah HaNasi'nin ölümünün ardından kuşaklar boyunca Tora çalışmaları yapan alimler tarafından geliştirilen birleştirilmiş Mişna, braitot, açıklamalar ve tefsirleri karşılaştırmaya başladı. Mişna'daki sıralamaya göre düzenlenen metinde Mişna'daki her paragrafı o Mişna ile ilişkili tüm tefsirlerin, hikâyelerin ve cevapların bir derlemesi izliyordu. Bu metne, Kudüs Talmudu adı verilmiştir.

Yehuda Yahudileri üzerindeki resmi baskılar Julianus döneminde kısa süreliğine de olsa hafiflemiştir. Krallığı Helenizm'e döndürme politikasını benimseyen Julianus, Yahudilerin Kudüs'ü yeniden inşa etmesine izin vermişti. Ancak Julianus'un 361 ile 363 yılları arasında süren kısa hükümdarlığı, bu vaadin yerine getirilmesine imkân vermezken, Hristiyan yönetimi İmparatorluk üzerinde çok geçmeden tekrar kuruldu. Altın Ağızlı Yuhanna'nın Patrik olarak kutsandığı 398 yılından itibaren, Yahudilere karşı Hristiyan söylemi, Yuhanna'nın "Yahudilik hastalığı"na karşı konuşmalar yaptığı "Yahudilere Karşı" ve "Heykellere dair, 17. Vaaz" gibi bir dizi vaaz ile artmaya devam etmiştir.[10] Böylesi hararetli bir dil kullanılması, Antakya ve Konstantinopolis'tekiler gibi büyük Yahudi yerleşimlerine karşı bir güvensizlik ve nefret iklimi oluşturmuştur.

Beşinci yüzyılın başında, İmparator I. Theodosius, Yahudilere karşı resmi baskıları tesis eden bir dizi buyruk vermiştir. Yahudilerin köle sahibi olması, yeni sinagoglar inşa etmesi, resmi görevlerde bulunması veya bir Yahudi ile Yahudi olmayan arasındaki davalara bakmasına izin verilmiyordu. Yahudiler ile Yahudi olmayanlar arasındaki evlilikler ve Hristiyanların Yahudiliğe geçişi ölüm cezası ile cezalandırılan suçlar hâline gelmiştir. Bunun yanı sıra, Sanhedrin'i de dağıtan Theodosius, Nasi makamını da ortadan kaldırdı. İmparator I. Justinianus'un yönetiminde ise, yetkililer tarafından Yahudilerin vatandaşlık haklarına kısıtlama getirilmiş, Yahudilerin dini ayrıcalıkları da tehdit altına girmiştir. İmparator, sinagogun iç işlerine de müdahale ederek, örneğin, ibadet sırasında İbranice'nin kullanılmasını yasaklamıştır. Yasağa uymayanlar ise, bedeni cezalar, sürgün ve malvarlığını kaybetme gibi cezalarla yıldırılmaya çalışmıştır. Bizanslı General Belisarius, Vandallara karşı yürüttüğü kampanya sırasında kendisine direnen Borium Yahudilerini Hristiyan olmaya zorlamış ve sinagoglarını kiliseye çevirmiştir.


I. Justinianus ve ardından gelen imparatorların kaygıları Yahudiye Eyaleti ile kısıtlı değildi, ancak dayattıkları düzenlemeleri uygulamak için yeterli sayıda askerleri yoktu. Bu otorite boşluğu sonucunda da, ironik şekilde altıncı yüzyılda muhteşem mozaik zeminlere sahip bir dizi yeni sinagog inşa edilmiştir. Yahudiler, Bizans kültürünün zengin sanat formlarını kendi yaşamlarına uyarlamışlardır. İnsanları, hayvanları, menoraları, zodyakları ve Kutsal Kitap'ta adı geçen karakterleri betimleyen mozaikler bulunmaktadır. Beit Alpha (buradaki mozaikler arasında İbrahim'in oğlu İshak yerine bir koç kurban edişini betimleyen bir sahnenin yanı sıra muazzam bir zodyak da bulunur), Tiberya, Beit Shean ve Tzippori'de bu sinagog zeminlerinin mükemmel örnekleri tekrar gün ışığına çıkartılmıştır.

Yahudilerin Bizans hakimiyeti altındaki hassas durumu, büyük ölçüde uzaklardaki Arap Yarımadası'nda (burada büyük Yahudi gruplarının yaşamaktaydı. Daha fazla bilgi için bkz. İslam hakimiyeti altında yaşayan Yahudilerin tarihi) İslam dininin ortaya çıkışından ötürü çok da fazla sürmedi. İslam Hilâfeti, 636 yılında Yarmuk Savaşı'nda kazandığı zaferin ardından birkaç yıl içinde Bizanslıları Kutsal Topraklar'dan (ya da modern İsrail, Ürdün, Lübnan, Suriye, Batı Şeria ve Gazze Şeridi'nden oluşan, Levant'tan) çıkarttı. Bizanslıların Yahudilere yönelik gaddarlığının bir göstergesi de sonraki yüzyıllarda Hilafet sınırları içinde yaşamak için Bizans topraklarından kaçan Yahudilerin yüksek sayısıdır.

Bununla birlikte, Bizans İmparatorluğu'ndaki Yahudi cemaatinin büyüklüğü bazı imparatorların (en başta da Justinianus'un) Anadolu Yahudilerini zorla Hristiyanlığa geçirmeye yönelik ekseriyetle başarısızlıkla sonuçlanan teşebbüslerinden etkilenmemiştir.[15] Bizans hakimiyeti sırasında Küçük Asya'daki Yahudilerin durumunun tam bir resmini çıkartmaya yönelik çalışmalar hâlen tarihçiler tarafından sürdürülmektedir (bu konudaki görüşlerden örnekler için bkz. J. Starr The Jews in the Byzantine Empire, 604-1204, S. Bowman, The Jews of Byzantium, Averil Cameron, "'Byzantines and Jews: Recent Work on Early Byzantium", Byzantine and Modern Greek Studies 20). Bizanslı toplulukların ve yetkililerin zaman zaman hasmane bir tutum takındıklarına dair bazı deliller bulunmaktaysa da, o sıralarda Batı Avrupa'da yaygın olarak görülene benzer sistematik bir zulüm (pogromlar, kazığa bağlayıp yakma, toplu sürgün, vs.) Bizans'ta kaydedilmemiştir. Konstantinopolis'teki Yahudi cemaatinin büyük bölümü, şehrin II. Mehmet (Fatih Sultan Mehmet) tarafından fethedilmesinin ardından da burada kalmıştır.

Yahudilerin Bizans'tan göçü sonucunda ilginç bir tarihi olay da meydana gelmiştir. Yedi veya sekizinci yüzyılda, bugünkü Ukrayna'da yaşayan bir Türk kabilesi olan Hazarlar Yahudiliğe geçmiştir. Bu din değiştirme işleminin ne ölçüde tamamlandığı belli olmamakla birlikte, Helenistik dönemden itibaren Kırım'da bir Yahudi cemaati yaşadığı kesin olarak bilinmektedir ve bunlara, Bizans'ın değişken yönetimini terk eden Yahudiler de katılmış olabilir. Hem İslamın hem de Bizans İmparatorluğu'nun etkisi ve tehdidi altında olan ve Yahudi nüfusundan önemli fayda gören Hazar yöneticilerinin bağımsızlıklarına bir güvence olarak tarafsız kalmak için Yahudiliğe geçtikleri öne sürülür. Kiev Knezliği'nin yükselişi ile Hazarlar da tarih sahnesinden çekilmişlerdir. Günümüzdeki DNA çalışmalarında ise günümüzdeki Aşkenaz Yahudilerine herhangi bir katkı yaptıklarına dair bir bulguya rastlanmamıştır.

İslam ve Haçlı dönemleri (İslam hakimiyeti altındaki Yahudilerin tarihi)

Diyaspora'nın parçası olarak, çok sayıda Yahudi, gerek pagan gerekse Hristiyan dönemlerinde kendilerine büyük eziyetler eden Roma devletinin kontrolü dışındaki Arap Yarımadası'na yerleşmişti. İslam hakimiyeti altındaki Yahudilerin tarihi de, zaman zaman diğer yerlerdeki tarihleri gibi istikrarsız olmuştur: Yedinci yüzyılın ortasında, Muhammed'in ölümünün hemen ardından batı Arabistan'dan çıkarılmışlardır.

Bu gibi aksiliklere rağmen, Yahudiler Filistin'deki ticaretin büyük bölümünü kontrolleri altında tutmuşlar, zimmi olarak karşı karşıya kaldıkları belirli kısıtlamalara rağmen müreffeh bir yaşam sürmüşlerdir. Kültürel olarak, Yahudiler ilerlemelerini sürdürmüşler, nikkud, İslam Hilafeti döneminde Tiberya'da ortaya çıkmıştır. Arapların tehlikesiz ayrımcılığını Hristiyan hakimiyeti altında sıklıkla yaşadıkları katliamlara yeğleyen Yahudiler, Birinci Haçlı Seferi sırasında, 1099'da Kudüs ve Hayfa'yı Müslüman kuvvetler ile birlikte savunmuşlardır; bu örnekte, başarısızlık, katliam anlamına geliyordu. Birinci Haçlı Seferi sırasında, Kudüs, Tiberya, Ramla, Aşkelon, Caesarea ve Gazze'yi içine alan toprakların her yerinde Yahudi cemaatleri yaşamaktaydı. Her ne kadar bu nüfus merkezleri Haçlı Krallıkları tarafından özel olarak hedef alınmamışsa da, Haçlıların hakimiyeti altında Yahudilerin yaşam kalitesi hiç şüphesiz kötüleşmiş ve daha tehlikeli bir hal almıştır.

İspanya, Kuzey Afrika ve Ortadoğu

Orta Çağ boyunca, Yahudiler genel olarak Müslüman hükümdarların yönetimi altında Hristiyanlara kıyasla daha iyi muamele görmüşlerdir. İkinci sınıf vatandaş konumunda olmalarına rağmen, Yahudiler Müslüman saraylarında önemli roller oynamışlar, 900-1100 yılları civarında İslam hakimeti altındaki İspanya'da bir "Altın Çağ" yaşamışlar, ancak durum bundan sonra kötüye gitmeye başlamıştır. Bununla birlikte, yüzyıllar boyunca, başta Yahudilerin gettolarda yaşamaya zorlandığı Fas, Libya ve Cezayir olmak üzere, Kuzey Afrika'da Yahudilerin öldürülmesi ile sonuçlanan ayaklanmalar da yaşanmıştır.

On birinci yüzyılda, İspanya'daki Yahudiler, 1011'de Córdoba'da ve 1066'da Gırnata'da, Müslümanların pogromlarına maruz kalmışlardır. Orta Çağ'da, Mısır, Suriye, Irak ve Yemen'de sinagogların yıkılmasını emreden buyruklar verilmiştir. Kimi dönemlerde, Yemen'in bazı bölgeleri, Fas ve Bağdat'ta İslam'a geçmek ya da ölüm arasında bir seçim yapmaya zorlanmışlardır. 1172 yılı itibarıyla Müslüman İberya'nın büyük bölümünü kontrolleri altına alan Murabıtlardan çok daha köktenci olan Muvahhidler zımmilere büyük eziyetler etmiştir. İbn Meymun'un ailesi gibi kimileri güney ve doğudaki daha hoşgörülü Müslüman topraklarına kaçarken kimileri de kuzeydeki genişleyen Hristiyan krallıklarına yerleşmiştir.

Avrupa (Orta Çağ'da Yahudiler)

Yahudiler Avrupa'da, özellikle de bir zamanlar Roma İmparatorluğu'nun sınırları içinde kalan topraklarda, çok eski zamanlardan itibaren yaşamaya başlamışlardır. Fransa (bkz. Fransa'daki Yahudilerin tarihi) ve Almanya'da (bkz. Almanya'daki Yahudilerin tarihi) dördüncü yüzyıldan, hatta İspanya'da bundan da erken tarihlerden itibaren büyük Yahudi cemaatlerinin yaşadığına dair kayıtlar bulunmaktadır.

Aralarında Norman Cantor'un da bulunduğu yirminci yüzyıl tarihçileri, Orta Çağ'ın Yahudiler için her zaman aynı şekilde zorlu bir dönem olduğunu savunan geleneksel düşünceye karşı çıkmaktadır. Buna göre, Kilise tam olarak organize olmadan önce, erken Orta Çağ toplumu hoşgörülüydü. 800 ile 1100 yılları arasında, Hristiyan Avrupa'da 1,5 milyon Yahudi yaşıyordu. Serf veya Şövalyeler olarak feodal sistemin parçası olmadıkları için şanslıydılar, zira bu şekilde hayatı birçok Hristiyan için çekilmez kılan baskı ve sürekli savaş halinin dışında kalıyorlardı. Sıradan Hristiyanların aksine, Yahudilerin çoğunluğu okuma yazma biliyordu; Hristiyanlardan daha temiz, haliyle de daha sağlıklıydılar, bu yüzden de örneğin Kara Veba salgını sırasında daha az sayıda Yahudi ölmüştür; ve daha adil ve insancıl olan Yahudi hukukuna tabi şekilde yaşayabiliyorlardı. Finans, yönetim ve hekimlik alanlarında sağladıkları önemli hizmetlerden ötürü Hristiyan toplum ile ilişkilerinde, krallar, presneler ve piskoposlar tarafından korunmaktaydılar. Tüm bunlar, Roma Katolik Kilisesi'nin reformları ve güç kazanması, özellikle de vaazler veren Fransisken ve Dominiken keşişlerin uydurduğu hikâyeler ve şehirlerde yaşayan, kıskanç ve rekabetçi orta sınıf Hristiyanların yükselişi ile değişmiştir. 1300 yılına gelindiğinde, keşişler ve yerel rahipler, halka Yahudilerden nefret etmeyi ve onları öldürmeyi öğretmek için, Paskalya yortusu sırasında dönemin kıyafetleri içindeki Yahudileri İsa'yı öldürürken betimleyen sahne oyunlarından yararlanıyorlardı. Yahudiler üzerindeki baskılar ve yaşadıkları yerlerden kovulmaları işte bu noktada yaygın bir hal almıştır. On dördüncü yüzyılın ortalarında Kara Veba salgınlarının Avrupa'yı harap ederek nüfusun yarıdan fazlasının ölümüne yol açmasıyla, Yahudiler de günah keçisi seçilmiştir. Nihayet, 1500 yılı civarında, Yahudiler aradıkları güvenliği buldukları Polonya'da yeniden refaha kavuşmuşlardır.


1300 yılından itibaren, Yahudiler Hristiyan Avrupa'da ekseriyetle ağır zulüm görmüşlerdir. Faiz ile borç para vermesine izin verilen tek grup olduklarından (Faizcilik Kilise tarafından Katoliklere yasaklanmıştı) bazı Yahudiler önde gelen faizciler hâline gelmiştir. Hristiyan hükümdarların zamanla aforoz edilme tehlikesi ile karşı karşıya kalmadan kendilerine sermaye sağlayabilen Yahudiler gibi bir sınıfa sahip olmanın avantajını görmesi ile, Batı Avrupa'daki para ticareti de Yahudilerin eline geçmiştir. Ne var ki, bankacılık işlemleri ile Yahudiler tarafından elde edilen yüklü meblağlar karşılığında satın alınan mülkler hemen her seferinde Yahudi sahipleri yaşarken ya da öldükten sonra kralın zimmetine geçmiştir. Yahudiler böylece imparatorluk "servi cameræ" yani kendilerini ve mülklerini prenslere veya şehirlere verebilecek Kral'ın mülkü hâline gelmişlerdir.

James Carroll'a göre, "Yahudiler Roma İmparatorluğu'nun toplam nüfusunun %10'unu teşkil ediyordu. Bu orana göre, şayet diğer etkenlerin müdahalesi olmasaydı bugün dünyada 13 milyon yerine 200 milyon Yahudi olacaktı." Elbette, nüfus artış oranı, salgın hastalıklar, göç, asimilasyon ve din değiştirme gibi diğer birçok karmaşık demografik etken de küresel Yahudi nüfusunun mevcut boyutu üzerinde önemli roller oynamıştır.

Yahudiler, Avrupa ülkelerinde sıklıkla katledilmişler ve buralardan kovulmuşlardır. Baskılar ilk olarak Haçlı Seferleri sırasında zirveye çıkmıştır. Birinci Haçlı Seferi sırasında (1096), Ren ve Tuna boylarındaki gelişen Yahudi cemaatleri tümüyle yok edilmiştir (bkz. Alman Haçlı Seferi, 1096). İkinci Haçlı Seferi sırasında (1147), Fransa Yahudileri sık sık katledilmiştir. 1251 ve 1320'deki Çoban Haçlı Seferleri'nde de Yahudiler saldırıya uğramıştır. Haçlı Seferleri'ni kovulma izlemiştir. Bunlar arasında, 1290'da tüm İngiltere Yahudilerinin kovulması; 1396'da 100.000 Yahudinin Fransa'dan atılması; ve 1421'de, binlercesinin Avusturya'dan sürülmesi de vardır. Kovulan Yahudilerin büyük bölümü Polonya'ya kaçmıştır.

Erken Modern dönem

Osmanlı dönemi (Türkiye'deki Yahudilerin tarihi ve Osmanlı Yahudileri)

Yahudiler, (bugün kabaca modern Türkiye'nin bulunduğu, ancak coğrafi olarak Anadolu adı verilen) Küçük Asya'da 2.400 yıldan uzun bir süre boyunca yaşamıştır. Başlangıçta, Helenistik dönemde yaşadıkları refah Hristiyan Bizans altında ortadan kalkmış, ancak hakimiyeti ve sonunda da şehrin kendisini Konstantinopolis'in elinden alan çeşitli Müslüman devletler içinde tekrar gelmiştir.Osmanlı döneminin büyük bölümünde, Türkiye zulümden kaçan Yahudiler için güven içinde yaşayabilecekleri bir yer olmuştur. Bugün de hâlen toplam nüfusu 22.000'i bulan küçük bir Yahudi cemaati burada yaşamaya devam etmektedir.

Levant'ın Müslümanların hakimiyeti altına girdiği Yarmuk Savaşı sırasında, Hayfa, Şehem, El Halil, Ramla, Gazze, Kudüs ve kuzeydeki birçok şehirde otuz Yahudi cemaati vardı. Safed Yahudilerin ruhani merkezi hâline gelirken Şulhan Aruh'un yanı sıra, birçok Kabbala metni de burada derlenmiştir. İlk İbrani matbaası ve Batı Asya'daki ilk baskı 1577 yılında faaliyete geçmiştir.

Yahudilerin dönem dönem kültürel ve ekonomik refah yaşadıkları, ancak kimi zamanlar da genel bir baskı altına girdikleri durum G.E. von Grunebaum tarafından şu şekilde özetlenmiştir:

"İslam topraklarında yüksek mevkilere gelmiş, güç sahibi olmuş, önemli mali nüfuz elde etmiş, kayda değer ve kabul gören entelektüel başarılar kaydetmiş çok sayıdaki Yahudi tebanın veya vatandaşın isimlerini sıralamak işten bile değildir; aynı durum Hristiyanlar için de geçerlidir. Ancak, baskıların, keyfi müsaderelerin, din değiştirmeye zorlama teşebbüslerinin veya pogromların uzun bir listesini yapmak da aynı şekilde zor olmayacaktır." 

Tarihçi Martin Gilbert Müslüman ülkelerdeki Yahudilerin durumunun 19. yüzyılda kötüleştiğini yazar.

1828'de, Bağdat'ta Yahudileri hedef alan bir katliam yaşanmıştır. 1839'da, İran'ın doğusundaki Meşhed şehrinde, bir güruh Yahudi Mahallesi'ne dalmış, sinagogu yakarak Tora tomarlarını yok etmiştir. Yahudilerin katli ancak zorla din değiştirmeleri sayesinde önlenebilmiştir. 1867'de Barfuruş'ta bir başka katliam yaşanmıştır.

1840 yılında, Şam'daki Yahudiler bir Hristiyan keşiş ile Müslüman uşağını öldürüp Hamursuz Bayramı'nda pişirdikleri ekmeklerde kanlarını kullanmakla suçlandılar. Bir Yahudi berbere, "suçunu itiraf edene" kadar işkence edilirken, iki Yahudi daha işkence altında hayatını kaybetmiştir. Bir üçüncüsü ise Müslümanlığa geçerek hayatını kurtardı. 1860'lar boyunca, Libya Yahudileri, Gilbert'in tabiri ile, cezai vergiye maruz kalmışlardır. 1864 yılında, Fas'ın Marakeş ve Fez şehirlerinde 500 civarında Yahudi öldürülmüştür. 1869 yılında, Tunus'ta 18 Yahudi öldürülürken Jerba Adası'nda da Araplardan oluşan kalabalık Yahudi ev ve dükkânlarını yağmalayarak sinagogları yakmıştır. 1875 yılında, Fas'ın Demnat şehrinde 20 Yahudi öldürülürken, ülkedeki diğer şehirlerde de çok sayıda Yahudi sokak ortasında saldırıya uğramış ve öldürülmüştür. 1891 yılında, Kudüs'ün Müslüman liderleri Osmanlı yetkililerinden Rusya'dan gelen Yahudilerin bölgeye girmesinin yasaklanmasını talep etmiştir. 1897 yılında, Trablusgarp'ta sinagoglar basılarak Yahudiler katledilmiştir.

Benny Moris, Yahudilerin maruz kaldıkları aşağılanmanın sembollerinden birinin de Yahudilerin Müslüman çocuklar tarafından taşlanması olduğunu yazar. Morris, bir 19. yüzyıl seyyahından şu alıntıyı yapar: "Altı yaşında küçük bir çocuğun üç-dört yaşlarında birkaç şişman ufaklığa bir Yahudiye nasıl taş atmaları gerektiğini öğretişine şahit oldum. Veletlerden biri büyük bir serinkanlılıkla paytak paytak adamın yanına yürüdü ve Yahudi olduğunu gösteren gabardinine tükürdü. Yahudinin tüm bunlara boyun eğmesi gerekiyordu; bir Müslüman'a tokat atmanın bedelini hayatı ile ödeyebilirdi." 

Mark Cohen'e göre, The Oxford Handbook of Jewish Studies'de, çoğu uzman modern dünyadaki Arap Antisemitizmi'nin on dokuzuncu yüzyılda, Yahudi ve Arap milliyetçiliklerinin çatışması sonucunda ortaya çıktığını ve Arap dünyasına öncelikle milliyetçi bir düşünce yapısına sahip Hristiyan Araplar tarafından sokulduğu (ve ancak daha sonra "İslamlaştığı") sonucuna varmaktadır.

Avrupa

Avrupa Rönesansı sırasındaki en korkunç kovulmalar, İspanya'daki Morisko veya Arap İslam devletinin bilinen adı ile Endülüs'ün yeniden fethinin (reconquista) hemen ardından gerçekleşmiştir. Son Müslüman hükümdarların da 1492'de Gırnata'dan çıkarılmasını İspanyol Engizisyonu izlemiş, İspanya'nın sayıları 200.000'e varan Sefarad Yahudisi nüfusunun tamamı ülkeden kovulmuştur. Bunu, 1493'te Sicilya'dan (37.000 Yahudi) ve 1496'da Portekiz'den kovulmalar izlemiştir. Kovulan İspanyol Yahudilerinin büyük bölümü Osmanlı İmparatorluğu, Hollanda ve Kuzey Afrika'ya kaçarken bir kısmı da Güney Avrupa ve Orta Doğu'ya gitmiştir.

On yedinci yüzyılda, Batı Avrupa'da neredeyse hiç Yahudi yaşamıyordu. Nispeten hoşgörülü olan Polonya, Avrupa'daki en büyük nüfusa sahipti, ancak Yahudiler için buradaki sakin durum da yüz binlerce Polonya ve Litvanya Yahudisinin Chmielnicki ayaklanması (1648) ve İsveç savaşları (1655) sırasında katledilmesi ile sona ermiş oldu. Bu ve diğer zulümlerin etkisiyle, Yahudiler 17. yüzyılda Batı Avrupa'ya geri döndüler. Yahudilere yönelik (İngilizler tarafından konulan) son yasak da 1654 yılında kaldırılmış olsa da, kimi şehirlerden dönemsel kovulmalar yine de devam etmiş, Yahudiler sıklıkla toprak sahibi olmaktan men edilmiş ve gettolarda yaşamaya zorlanmıştır.

On sekizinci yüzyılın sonlarında Polonya'nın Parçalanması ile, Yahudi nüfus da Polonya topraklarını kendi aralarında paylaşan Rus İmparatorluğu, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ve Prusya arasında bölünmüştür.

Avrupa Aydınlanması ve Haskala (18. Yüzyıl)

Avrupa'daki Rönesans ve Aydınlanma dönemi boyunca, Yahudi toplumu içinde kayda değer değişimler yaşanmıştır. Avrupa genelindeki Aydınlanma'ya paralel olarak Haskala (Yahudi Aydınlanması) hareketi de ortaya çıkmış, 18. yüzyılda Yahudiler kendilerini kısıtlayan yasalardan kurtulmak ve Avrupa toplumunun geneline entegre olmak için kampanyalara başlamıştır. Öğrencilerin aldığı geleneksel dini öğrenime laik ve bilimsel öğretim de eklenmiştir. Yahudi tarihi ve İbranice çalışmaları yeniden hayat bulmuş, ulusal Yahudi kimliğine olan ilgi büyümeye başlamıştır. Haskala, Reform ve Muhafazakâr hareketleri doğurmuş, Siyonizm'in tohumlarını ekerken Yahudilerin ikamet ettikleri ülkelere kültürel asimilasyonunu da teşvik etmiştir. Hemen hemen aynı zamanda, Haskala'nın neredeyse tam zıttını telkin eden Hasidik Yahudilik hareketi doğmuştur. On sekizinci yüzyılda, Haham İsrael ben Eliezer (Baal Şem Tov) tarafından başlatılan Hasidik Yahudilik, dine coşkulu ve mistik yaklaşımı ile hızla taraftar toplamıştır. Bu iki hareket ve içinden çıktıkları Yahudiliğe geleneksel ortodoks yaklaşım, çağımızda Yahudi görenekleri içindeki bölünmelerin temelini oluşturmuştur.

Bu esnada, dış dünyada da bir değişim yaşanmakta, Yahudilerin serbestleşmesi (eşit haklar verilmesi) olasılığı tartışmaya açılmaktaydı. Bunu yapan ilk ülke ise, 1789 Fransız Devrimi sırasında Fransa olmuştur. Bununla birlikte, Yahudilerden geleneklerini sürdürmeleri değil, entegre olmaları beklenmekteydi. Bu muğlak durum, Clermont-Tonnerre'nin 1789 yılında Ulusal Meclis'te yaptığı meşhur konuşmasında da gözler önüne serilmiştir:

"Yahudilere bir ulus olarak hiçbir şey vermemeli, ancak bireyler olarak Yahudilere her şeyi vermeliyiz. Hakimlerini tanımayı bırakmalıyız; onlar da sadece bizim hakimlerimize tabi olmalılar. Yahudi örgütlenmesinin sözde yasalarının korunmasına yasal koruma sağlamayı reddetmeliyiz; devlet içinde ne bir siyasi vücut ne de düzen kurmalarına izin verilmemelidir. Her biri bireysel olarak vatandaş olmalıdır. Ancak, kimileri bana onların vatandaş olmak istemediğini söyleyecektir. Pekala öyleyse! Vatandaş olmak istemiyorlarsa, bunu söylesinler ve biz de onları buralardan sürelim. Devlet içinde vatandaş olmayanlardan oluşan bir topluluğun, ulus içinde bir ulus olması rezil bir durumdur."

19. yüzyıl

Her ne kadar baskılar sürse de, serbestleşme 19. yüzyıl boyunca Avrupa'nın her yerine yayılmıştır. Napolyon, Yahudileri Avrupa'daki Yahudi gettolarını terk edip yeni oluşturulan hoşgörülü siyasi rejimlere sığınmaya davet ederek bu serbestleşmeyi daha da yaymıştır. 1871'e gelindiğinde, Almanya'nın da Yahudilere serbestlik vermesi ile, Rusya dışında Avrupa ülkelerinin hepsi Yahudilerine serbestlik tanımış oluyordu.

Yahudilerin laik topluma giderek daha fazla entegre olmasına rağmen, Orta Çağ'ın dini nefreti yerine ırk ve ulus fikirlerine dayanan yeni bir Antisemitizm türü ortaya çıkmaktaydı. Yahudilerin Batı Avrupa'nın Ari halklarından farklı ve bunlardan aşağı bir ırk olduğunu savunan bu Antisemitizm türü, Fransa, Almanya ve Avusturya-Macaristan'da, serbestleşmenin geri alınması platformu üzerinde kampanyalar yürüten siyasi partilerin ortaya çıkışına yol açmıştır. Bu Antisemitizm türü Avrupa kültüründe sık sık kendini göstermiş, Fransa'daki Dreyfus Olayı da bu olayların en ünlüsü olmuştur. Rusya'daki devlet destekli pogromların yanı sıra bu baskılar da çok sayıda Yahudinin sadece kendi devletleri içinde güven içinde olacağına inanmasına yol açmıştır.

Bu dönemde, Amerika Birleşik Devletleri'ne Yahudi göçü (bkz. Amerikan Yahudileri), bu ülkede Avrupa'daki kısıtlamalardan önemli ölçüde kurtulmuş yeni bir büyük cemaatin ortaya çıkmasını sağlamıştır. 1890 ile 1924 yılları arasında, çoğunlukla Rusya ve Doğu Avrupa'dan iki milyonun üzerinde Yahudi Amerika Birleşik Devletleri'ne göç etmiştir.

20. yüzyıl

Siyonizm

1870'li ve 1880'li yıllarda, Avrupa'daki Yahudi nüfus arasında İsrail'e göç ve burada Yahudi ulusu için bir ulusal anavatan kurulması konusu tartışılmaya başlamıştır. 1882 yılında, ilk Siyonist yerleşim olan Rişon Lezion, Rus imparatorluğundan gelen "Hovevey Siyon" hareketine üye olan göçmenler tarafından kurulmuştur. Daha sonra ise, İsrail Diyarı'nda çok sayıda yerleşim kuran "Bilu" hareketi ortaya çıkmıştır.

Siyonist hareket resmi olarak Kattowitz toplantısı (1884) ve Dünya Siyonist Kongresi'nin (1897) ardından kurulmuştur. Dünya süpergüçlerini Yahudiler için bir devlet kurmaya ikna etmek üzere mücadele başlatan ise Theodor Herzl olmuştur. I. Dünya Savaşı'ndan sonra, böyle bir devlet kurmak için gerekli koşullar oluşmuş gibi görünüyordu: Birleşik Krallık Filistin'i Osmanlı İmparatorluğu'ndan almış, Chaim Weizmann'a verilen 1917 tarihli Balfour Deklerasyonu ile, Britanya Yahudilere bir "ulusal anavatan" için söz de vermişti.

1920'de, Britanya Filistin Mandası başlamış, Britanyalılar Filistin'de Yahudiler için bir ulusal anavatanı yaratmayı ve desteklemeyi vadetmişti. Başlangıçta Yahudiler için her şey yolunda gidiyor gibiydi: Yahudi yanlısı Herbet Samuel Filistin Yüksek Komiseri olarak atanmış, Kudüs İbrani Üniversitesi kurulmuş ve Filistin'e çok sayıda büyük göç dalgası gelmişti. Artan Yahudi göçünden memnun olmayan Filistin'in Arap sakinleri ise Yahudi yerleşimine ve Britanya hükûmetinin Yahudi yanlısı politikasına şiddet içeren ayaklanmalar ve terör eylemleri yoluyla karşı çıkmaya başladılar.

Arap çeteleri konvoylara ve Yahudi nüfusa saldırmaya başladı. 1920 Arap isyanları ve 1921 Yafa isyanları'nın ardından, Filistin'deki Yahudi liderleri Britanya'nın yerel Arap çetelerini Filistin'deki Yahudilere saldırıları konusunda karşısına almaya niyeti olmadığına karar verdiler. Bu çetelere karşı korunma için Britanya yönetimine güvemeyeceklerinin farkına varan Yahudi liderler, çiftliklerini ve Kibbutzları korumak için Haganah örgütünü kurdular.

Arapların uyguladığı şiddetten dolayı, Birleşik Krallık kademeli olarak başlangıçtaki Yahudi devleti fikrinden geri adım atmaya ve iki uluslu bir çözüm veya Yahudi azınlığı bulunan bir Arap devleti fikrini gündeme geitrmeye başlamıştı. Bu esnada Haganah'tan kopan sağ unsurların kurduğu Irgun, daha sonra da Irgun'dan kopan aşırı unsurların kurduğu Lehi (Stern Çetesi) gibi örgütler zaman içinde Filistin'deki İngiliz hedeflerine ve Araplara karşı intikam saldırıları düzenlemiş, önde gelen İngiliz yöneticileri hedef alan suikastler gerçekleştirmiştir.

Bu esnada, ABD ve Avrupa Yahudileri, bilim, kültür ve ekonomi alanlarında önemli başarılar elde ettiler. O dönemde, Avrupa'nın en önde gelen fizikçileri Yahudiler, özellikle de Albert Einstein'dı. Sovyetler Birliği'nde, çok sayıda Yahudi Ekim Devrimi'nde rol oynamış ve komünist partisi üyesi olmuştur.

Holokost

1933'te, Adolf Hitler'in ve lideri olduğu Nazi Partisi'nin Almanya'da iktidara gelmesi ile Yahudi meselesi de daha vahim bir boyuta taşınmıştır. Ekonomik krizler, ırkçı Yahudi düşmanı yasalar ve savaşın yaklaştığı korkusu ile birçok Yahudi Avrupa'dan kaçarak Filistin, Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği'ne kaçmıştır.

1939 yılında, İkinci Dünya Savaşı'nın patlamasının ardından 1941 yılına kadar Hitler o dönemde milyonlarca Yahudinin yaşadığı Polonya ile Fransa'nın da aralarında bulunduğu Avrupa'nın neredeyse tamamını işgal etmişti. 1941'de, Sovyetler Birliği'nin işgali başladığında, Hitler Nihai Çözüm'ün hayata geçirilmesi emrini verdi. Bu plan, Avrupa'daki Yahudi nüfusun yok edilmesini hedefleyen eşi görülmemiş ölçekte kapsamlı ve örgütlü bir operasyonu içeriyordu. Altı milyon Yahudinin yöntemli ve ürpertici bir gaddarlıkla öldürüldüğü bu soykırım, Holokost olarak bilinir. Polonya'da, sadece Auschwitz toplama kampında bir milyon Yahudi gaz odalarında öldürülmüştür.

Holokost'un muazzam ölçeği ve bu sırada yaşanan korkunç olaylar, Holokost'un boyutlarını sadece savaştan sonra anlayan Yahudi ulusunu ve dünya kamuoyunu derinden etkilemiştir. Savaştan sonra, Yahudiler yaralı Yahudi ulusu için bir barınak oluşturmaya yönelik çağrılarını artırdılar.

İsrail devletinin kuruluşu

1945 yılında, Filistin'deki Yahudi direniş örgütleri birleşerek Yahudi Direniş Hareketi'ni kurmuşlardır. Hareket, Britanya yönetimine baskı yapmaya ve Yahudilere saldıran Arap isyancılara intikam saldırıları düzenlemeye başlamıştır. Bu grupların şiddet içeren mücadelesinin başarısına dair farklı görüşler vardır ve itaatsizlik hareketi, King David Oteli'nin bombalanmasının ardından, 1946 yılında sona ermiştir. Yahudi liderleri mücadeleyi Filistin'e yasadışı göç üzerine yoğunlaştımaya karar vermişler ve Britanyalı yetkililerin onayı olmaksızın Avrupa'daki savaş yüzünden mülteci durumuna düşen muazzam sayıda Yahudiyi örgütlemeye başlamışlardır. Göç, İsrail'deki Yahudi yerleşimlerine önemli bir katkıda bulunurken Britanyalı yetkililer de Filistin'in kaderi ile ilgili kararı Birleşmiş Milletler'e havale etmiştir.

29 Kasım 1947 tarihinde, Birleşmiş Milletler ülkeyi bir Yahudi, bir de Arap devleti olmak üzere iki devlete bölmeye karar vermiştir. Karar Yahudi liderleri tarafından kabul edilirken Araplar karşı çıkarak Yahudi yerleşimlerine saldırmışlar ve 1948 Arap-İsrail Savaşı patlak vermiştir.

Savaşın ortasında, Britanya mandasının son askerleri de Filistin'i terk etmesinin ardından, David Ben-Gurion 1948 yılında Yahudi İsrail devletinin kuruluşunu ilan etti. 1949 yılında, savaş sona ermiş ve İsrail Devleti, devleti kurmaya ve muazzam göç dalgaları ile dünyanın dört bir yanından ülkeye gelen yüz binlerce Yahudi mülteciyi içine almaya başladı.

1948 yılından bu yana, İsrail aralarında 1956 Süveyş Krizi, 1967 Altı Gün Savaşı, 1973 Yom Kippur Savaşı, 1982 Lübnan Savaşı ve 2006 İsrail-Lübnan Krizi gibi bir dizi büyük askeri çatışmanın yanı sıra, ulusal çıkarlarını korumak için bir dizi küçük çatışmaya da girmiştir.

1977 yılından bu yana, İsrail, komşuları ve Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa Birliği gibi diğer taraflarca, İsrail ile komşuları arasındaki anlaşmazlıkları çözüme kavuşturmak amacıyla, bir barış süreci başlatmak üzere, büyük ölçüde de Filistin halkının kaderi üzerine süregelen ve büyük ölçüde başarısızlıkla sonuçlanan bir dizi diplomatik çaba da başlatılmıştır.

21. yüzyıl

Bugün, İsrail 5,8 milyonu Yahudi olmak üzere, 7,1 milyonluk nüfusa sahip bir parlamenter demokrasidir.

Günümüzde, en kalabalık Yahudi nüfusa sahip ülkeler Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail'dir. Fransa, Arjantin, Rusya, Birleşik Krallık ve Kanada da önemli Yahudi nüfuslarına ev sahipliği yapmaktadır.

06 Kasım 2021

Hıristiyanlık Dini

Hristiyanlık, Nasıralı İsa'nın yaşamına, öğretilerine ve vaazlarına dayanan, tek tanrılı bir İbrahimî dindir. Günümüzde Hristiyanlar, dünya nüfusunun %30,1'ini oluşturmaktadır, 2,4 milyarı aşkın takipçisi ile dünyanın en büyük dinidir. Takipçilerine "Mesihçi" anlamına gelen Hristiyan denir ve Kitâb-ı Mukaddes'e inanan takipçileri, Tanah'ta kehanet edilen İsa'nın Mesih olarak gelişinin Yeni Ahit (Yeni Antlaşma) olduğuna inanırlar.

Hristiyanlar İsa'nın Tanrı'nın Oğlu ve Eski Ahit'te geleceği müjdelenen Mesih olduğuna inanırlar. Hristiyanlık teslis inancı üzerine kuruludur. Bu inanca göre Tanrı'nın kendini açıkladığı üç kimliği vardır: Baba (Peder), Oğul ve Kutsal Ruh (Rûhu'l-Kudüs). Hristiyanlığın inanç sistemi ve ibadetleri İsa tarafından; 1. yüzyılda, Roma İmparatoru Tiberius'un iktidarında Filistin'de ortaya konulmuş, havarileri ve diğer takipçileri tarafından öğretilerek yayılmıştır. Bir kişi Hristiyanlık inancına, Kitâb-ı Mukaddes'teki ayetlerden biri olan Romalılar 10:9 ayetinin yönlendirmesini uygulayarak geçebilmektedir.

Hristiyanlığın kökenleri en azından, MS 1. yüzyılda Roma İmparatorluğu yönetimindeki İsrail'e değin uzanır. Hristiyanlık, temel olarak Yahudilik üzerine kurulmuş ve daha sonraları Tarsuslu Pavlus'un da etkisiyle müstakil bir din olarak gelişmiştir. Hristiyanlığın kutsal kitabı olan Kitâb-ı Mukaddes'in Yahudiliğin kutsal kitabı olan Tanah'ı içinde barındırdığı göz önüne alınırsa Hristiyanlığın erken döneminde Hristiyanlık ve Yahudilik arasındaki bağ daha net anlaşılacaktır.

Kelime kökeni

Hristiyan sözcüğünün kökeni, mesih kelimesinin Yunanca karşılığı olan khristos (χριστός) kelimesine dayanır. Mesih sözcüğü İbranicedeki maşiah (משיח) kelimesine dayanır ve 'kutsal yağ ile ovulmuş, kutsanmış' anlamına gelir. Khristos olarak adlandırılan İsa'ya inananlara ilk olarak Antakya'da Hristiyan (Χριστιανός Khristianos) denmeye başlanmıştır. Hristiyan sözcüğü, "Mesih'in yandaşı" ve "Mesih'e bağlı" anlamlarına gelir. Kuran'da Meryem oğlu İsa için kullanılan Arapça Mesih (مسيح) kelimesi de İbranice maşiah (משיח) kelimesi ile kökteştir.

Yağ ile kutsama geleneği ve meshedilmek

Tarih öncesi İsrail kralları ve yüksek rahipleri, görevlerinin simgesi olarak yağla kutsanırlardı. Tevrat'ın birçok yerinde bu işlemin yapıldığına dair ayetler vardır. Örnek: (Levililer 14:18; Mısır'dan Çıkış 29:7; Levililer 21:10) Geniş anlamıyla bu unvan "Tanrı'nın bir görev vermek üzere seçmiş olduğu" kişileri de kapsıyordu. Eski Ahit'in Yeşaya kitabında Yahudileri sürgünden kurtaran Pers kralı Kiros'a da bu unvanla (mesih) hitap edildiği görülür.

Nasrani ismi

Nasrânî kelimesinin Hristiyan geleneğindeki etimolojik açıklaması, Meryem oğlu İsa'nın memleketi olan Nasıra'ya izâfeten, kendisinin ve getirdiği dînin mensuplarının Nasıralı (Ναζωραίος Nazoraios, ναζωραιων Nazoraion) olarak bilindiği anlamındadır. Bununla birlikte, Ali Ünal'ın bu ismin etimolojisi hakkında getirdiği başka bir önerme mevcuttur. Kuran'daki âyetler temel alınarak yapılan bu önermeye göre, Nasrani kelimesinin bir kökeni şudur: İsa'nın, yeni getirdiği dîne yardım çağrısına Havarilerin verdikleri cevaptır ve daha sonra da "Nasrânî" (Yardımcılar) anlamında gelenek hâline gelmiştir. İsa, getirdiği dîn ve mensupları için husûsiyetle Hristiyanlık ya da "Mesihîlik" anlamına gelen herhangi bir unvanla getirdiği dîni kendisine izâfe eden bir yol tercih etmemiştir. Yahudi İsrailoğulları, onları Celileliler veyâ Nasrânîler olarak anarlardı. Celileliler denmesinin sebebi, İsa'nın memleketi Nasıra'nın Celile'de olmasıydı.


İbâdetleri

Vaftiz

Vaftiz kelimesi köken itibarıyla Grekçedir ve "suya batırma" gibi bir anlamı vardır. Hristiyan inancındaki simgesel bir ritüel olarak gerçekleştirilir. İsa da Vaftizci Yahya tarafından Ürdün nehrinde vaftiz edilmiştir. Hristiyanlık inancına sahip olup, İsa'ya iman eden kişiler vaftiz olurlar. Vaftiz Ortodoks Kilisesi'nde suya girmeyi gerektirirken, Katolik Kilisesi'nde üzerine su serpmekten ibarettir.

Demografi

Dünyanın hemen hemen her yerine yayılmış olmakla birlikte, en yoğun olarak Avrupa, Kuzey ve Güney Amerika ve Avustralya'da bulunmaktadır. Diğer kıtalardan farklı olarak Asya ve Güney Afrika'da farklı dinlerle iç içe yaşayan Hristiyanlar, erken dönemlerden beri, kırsal kesimlerden ziyade şehirlerde yayılmıştı. Böylece kısa bir süre içinde Hristiyan olmayan kişi ile köylü neredeyse eş anlamlı hale geldi.

Hristiyanların sayısı yani Mesih'i takip edenler, İsa'nın ortaya çıkmasıyla ve ona inanlarla birlikte genişlemiştir. Alışılagelmişin dışında, İncil'de yer alan kayıtlara göre, İsa'nın, toplumun dışladığı fahişelere de yardım ettiği ve engellileri, körleri iyileştirdiği yer almaktadır. İsa'nın; Luka 16:13'te yer alan Siz hem Tanrı’ya, hem paraya kulluk edemezsiniz öğretisi, Yakup 2:6'da yer alan Ama siz yoksulun onurunu kırdınız. Sizi sömüren zenginler değil mi? gibi sözler, Hristiyanlık öğretisinin çoğunluğu oluşturan sıradan yoksul halk tarafından kabul edilip yayılmasında ve Hristiyanlığın desteklenmesinde etkili oldu.

Öte yandan, yine Yeni Ahit'te yer alan kayıtlara göre, İsa'nın çarmıha gerilip üç gün sonra dirildiği zaman, kendisine inananlara görünüp, Müjdeyi bütün uluslara yayın emrini verdiği yer almaktadır. Pavlus'un Galatyalılar'a mektubunun 3. bölümün 28. ayetinde yer alan; Artık ne Yahudi ne Grek, ne köle ne özgür, ne erkek ne dişi ayrımı var. Hepiniz Mesih İsa'da birsiniz. ifadesi, aslında müjdenin hiçbir dil ya da hiçbir millet ayrım gözetmeksizin geçerli olduğunu göstermekle birlikte, birbirinden çok farklı uluslarında Hristiyanlık öğretisini kabul etmesinin mümkün olabileceğini söylemiştir. Bu düşünce, Hristiyanlığın farklı topluluklarda daha rahat yayılmasına fırsat sağlamıştır.

Aslında, Hristiyanlar, ilk yüzyıllar da büyük zulümlere uğramıştır. Günümüzde, Katolik ya da Ortodokslar tarafından kabul edilen çoğu Aziz ya da Azizenin de, inancı yüzünden hayatını kaybeden ve bazen kafası bile kesilmiş olan ilk Hristiyanlardan oluşmaktadır. Hatta Pavlus, aslında adının Saul olduğunu ve Hristiyan olmadan önce Hristiyanları öldüren birisi olduğunu, yazdığı mektuplarda bahsetmiştir.

Buna karşın, aynı Pavlus'un; Korintlilere 1. Mektubunun 9. Bölümün 19 ile 22. Ayetlerinde Hristiyanlığı yaymak için ettiği mücadelesini anlatırken; Ben özgürüm, kimsenin kölesi değilim. Ama daha çok kişi kazanayım diye herkesin kölesi oldum. Yahudileri kazanmak için Yahudilere Yahudi gibi davrandım. Kendim Kutsal Yasa'nın denetimi altında olmadığım halde, Yasa altında olanları kazanmak için onlara Yasa altındaymışım gibi davrandım. Tanrı'nın Yasasına sahip olmayan biri değilim, Mesih'in Yasası altındayım. Buna karşın, Yasa'ya sahip olmayanları kazanmak için Yasa'ya sahip değilmişim gibi davrandım. Güçsüzleri kazanmak için onlarla güçsüz oldum. Ne yapıp yapıp bazılarını kurtarmak için herkesle her şey oldum demesi, Hristiyanlık öğretisinin yani müjdenin hızlıca yayılması konusundaki Pavlus'un rolünü ve önemini göstermektedir. Öyle ki, bu durum, kimi İslami kesimlerce, kendisi hakkında Hristiyanlığın ikinci kurucusu olarak anılmasına bile yol açmıştı.

Hz.İsa

İsa (MÖ 4 – MS 30-33), Hristiyanlıktaki temel figürdür. Doğum ve ölüm tarihleri ile ilgili olarak kimi tarihçiler ve araştırmacılar farklı görüşler belirtirler. Hristiyan teolojisinde İsa'nın kimliğini inceleyen dal Kristoloji olarak bilinir. Tanrı olarak adlandırır. Hristiyanlıkta Nasıralı İsa olarak da bilinir. Hristiyan kaynaklarında ve yer yer Kur'an'da İsa Mesih olarak anılır. Hayatı ile ilgili başlıca kaynaklar Kanonik İncillerdir.

İsa, Roma İmparatorluğu'nun Yahudiye eyaletinde, kendisi de bir Yahudi olan Meryem'den dünyaya gelmiştir. Hristiyanlıkta ve İslam'da, mucizevi bir şekilde babasız dünyaya geldiği kabul edilir. Marangoz, öğretmen ve şifa dağıtıcıdır. Hristiyanlıkta, "Halkı isyana teşvik etmek" suçlamasıyla Yahudi din adamlarının baskısı ve Roma İmparatorluğu'nun Yahudiye valisi Pontius Pilatus'un emriyle çarmıha gerildiği kabul edilir.

Hristiyanlar için İsa, Mesih'tir, Tanrı'nın Oğlu ve bizzat kendisidir. Bahsi geçen oğulluk manevi bir anlam içermektedir, biyolojik bir husus değildir. Baba (Tanrı) ile insanlar arasında aracı, Beklenen kurtarıcı, rab, Tanrı ile aynı "öz"den olan, güçlü tanrı, tek insan, dünyanın tek kralı, Kutsal Üçlü Birlik'teki kişilerden "oğul"dur. Hristiyan kaynakları onu "İsa Mesih" olarak anarlar.

İsa'nın tanrısal ve insani özellikleri farklı mezheplerce farklı yorumlanır. Hristiyanlığın Monofizit görüşüne göre insani tabiatı ile tanrısal tabiatı, tanrısal özü altında erimiş ve ayrılmaz bölünmez tek bir tabiat meydana gelmiştir. Çarmıhta, İsa'nın insani tabiatı gibi tanrısal tabiatı da acı çekmiştir. Meryem Theotokosdur, yani Tanrı anasıdır.

Diofizit görüşe göre ise insani ve tanrısal olmak üzere birbirinden bağımsız iki tabiatı vardır. Çarmıha gerildiğinde ilahi tabiatı bedeninden ayrılmış, sadece insani tabiat acı çekmiştir. Meryem, insan olan İsa'nın annesidir dolayısıyla da ona Theotokos yani Tanrı anası denemez.

Ortodoks, Katolik ve Protestanlara göre İnsani ve Tanrısal iki tabiatı olup bunlar asla birleşmezler, karışmazlar ve ayrılmazlar.

İsa ismi köken olarak Arapçadan gelmektedir. Ancak İsa'nın orijinal ismi Yeşua (Yahşuah) olarak geçer. Orijinal ismin anlamı İbranice dilinde "YHVH Kurtarır" anlamına gelir.

Kutsal Kitap

Hristiyanlığın kutsal kitabı, Kitâb-ı Mukaddes'tir. Kitâb-ı Mukaddes, Eski Ahit ve Yeni Ahit olmak üzere başlıca iki bölümden oluşur.

Eski Ahit

Kitâb-ı Mukaddes'in ilk kısmı Eski Ahit ya da Eski Antlaşma olarak adlandırılır. Yahudilerin kutsal kitaplarından Tanah ile bölüm adları ve sınıflandırmalar hariç hemen hemen aynıdır. Eski Antlaşma İsa'nın doğumundan önceki çok uzun bir zaman diliminde Yahudi peygamberler tarafından yazılmıştır. Bu bölümde İsa veya Meryem'den, henüz dünyaya gelmemiş oldukları için ismen bahsedilmez ancak Eski Antlaşma'nın bazı kitaplarında İsa'ya atıfta bulunulur. İsa'dan söz eden Eski Antlaşma pasajları arasında Yaratılış 3:15; Yaratılış 12:1-3; Yaratılış 49:10 Yasa'nın Tekrarı 18:15; 2. Samuel 7:1-29; Mezmurlar'da birçok ayet; Yeşaya 7:14; Yeşaya 9:6-7; Yeşaya 52:13-53:12; Daniel 7:13-14; Mika 5:2 ayetleri sayılabilir.

Yeni Ahit

Kitâb-ı Mukaddes'in ikinci bölümünü oluşturan Yeni Antlaşma ise İsa'nın sağlığında ve/veya ölümünden sonra Havariler ve elçiler tarafından yazılmıştır. Hristiyanlarca kanonik kabul edilen Matta, Markos, Luka ve Yuhanna İncilleri Yeni Antlaşma'nın ilk dört bölümünü oluşturur.

Yahudi kutsal metinlerinden oluşmuş Tanah'ın Hristiyanlıkta Eski Antlaşma olarak adlandırılmasının nedeni Tanrı'nın İsa'dan asırlar önce Musa ile Sina Dağı'nda yaptığına inanılan antlaşmadır. Hristiyanlar Tanrı'nın İsa aracılığı ile yeni bir antlaşma yaptığına inandıklarından ötürü Kitâb-ı Mukaddes'in İsa'dan bahseden ikinci bölümünü Yeni Antlaşma olarak adlandırırlar.

İncil

İncil, Kitâb-ı Mukaddes'in Yeni Ahit kısmının ilk dört bölümünün her birine verilen isimdir. Matta, Markos, Luka ve Yuhanna tarafından kaleme alınmış olan dört incil, yazarlarının adıyla anılır. İnciller İsa'nın hayatını ve öğretilerini anlatır.

Türkçeye Arapçadan geçen kelimenin aslı Yunanca "Ευαγγελιον" (Evangelion) şeklindedir ve 'iyi haber, müjde' anlamına gelir.

İncil kelimesi gerçekte Yeni Antlaşma'nın ilk dört kitabının (bölümünün) her birini karşıladığı halde, bazen Yeni Antlaşma'nın tamamı için de kullanıldığı olur.

Mezhepler ve Kilise

Hristiyanlıkta mezhepler "kilise" olarak adlandırılırlar. Hristiyanlığın 3 ana mezhebi; Roma Katolik Kilisesi (1.9 milyar kişi), Protestan kiliseler (900 milyon) ve Ortodoks Kilisesi'dir (800 milyon).

Katolik Kilisesi

Katoliklik, Kutsal Ruh'un kaynağı, İsa'nın tanrısal yönü, geleneklere verdiği önem, dini törenler ve Havari Petrus'un halefi kabul ettiği Roma Başpiskoposu'na (Papa) verdiği ayrıcalıklarla diğer Hristiyan mezheplerinden ayrılır. Papa'nın yanılamayacağı 1870'te alınan bir kararla resmîleşmiştir.

Katolik Kilisesi azizlere ve Meryem'e diğer kiliselerden daha fazla kutsiyet verir.

Sadece erkekler papaz olabilirler. Evlenemezler, cinsel ilişkide bulunamazlar.

Katolik Kilisesi boşanmaya, kürtaja ve suni döllenmeye karşıdır.

Günah çıkarma çok önemli bir yer tutar.

Ortodoks Kilisesi

Ortodoks Kilisesi, 850 milyona yakın mensubu ile Katolik ve Protestan kiliselerinden sonra sayısı ve yayıldığı alan itibarıyla Hristiyanlığın üçüncü büyük mezhebini oluşturur. Ortodoks coğrafyası büyük oranda Doğu Avrupa ve Anadolu ile sınırlıdır. Bununla birlikte Ortodoksluğun Hristiyanlık içerisindeki tarihi önemi, coğrafi ve istatistikî büyüklüğünden daha ileri düzeydedir. Gerek tarihi gerekse siyasi sebeplerden dolayı içe kapalı bir atmosferde yaşayan Ortodoksluk, özellikle Sovyetler Birliği’nin çöküşünden itibaren modern dünyaya entegre olma yoluna girmiş görünmektedir. Bu farklı tarihi gelişim çizgisine paralel olarak Ortodoksluğun teolojisi de diğer Hristiyan mezheplerine göre değişiklik göstermektedir.

Ortodokslar’ın kendileri için kullandığı yaygın ibare daha çok “Ortodoks Katolik Kilisesi” ibaresidir. Bu ifade, mezhebin hem doğru görüşü temsil ettiği hem de evrensel olduğu iddiasını yansıtır. Büyük oranda Anadolu coğrafyasında gelişip yayılmaya başlayan Ortodoksluk, özel karakterini daha çok üzerine temellendiği Grek kültürünün Hristiyanlaştırılmasından alır. Bu temel yapı, gelişim çizgisini antik Latin düşüncesinden alan Katoliklik ile Ortodoksluk arasındaki farklılığın da zeminini oluşturur.

Protestan Kilisesi

Protestanlık, Hristiyanlığın en büyük üç ana mezhebinden biridir. 16. yüzyılda Martin Luther ve Jean Calvin'in öncülüğünde Katolik Kilisesi'ne ve Papa'nın otoritesine karşı girişilen Reform hareketinin sonucunda doğmuştur (1529).

Papazlara ihtiyaç duymaksızın Kitâb-ı Mukaddes'i okuyabildikleri için, her vaftiz edilmiş inananın aracı bulunmadan rahiplik yetkisi olduğuna inanan Protestanlar Kitâb-ı Mukaddes'i Hristiyanlık için tek kaynak saymışlardır.

Reform sonrası ortaya çıkan dini akımlar öncelikle kendi içinde 3 ana kola ayrılmıştır. Bunlar:

Lutheryanizm

Kalvinizm

Anglikanizm (Protestan mezhebi olarak sayılmamakta ve bağımsız bir Batı Kilisesi olarak tanımlanmaktadır.)

Teslisi reddedenler

Bu kavram, İsa'nın tanrılığını kabul etmeyen ve dolayısıyla Kutsal Ruh'un da gücünü fazla önemsemeyen cemaatleri veya toplulukları kapsamaktadır. Öbür yandan bu görüşe sahip olan kesimlerin çoğu, İsa'nın Tanrı'nın Oğlu olduğu fikrinde ise diğer Hristiyanlar gibi hemfikirdiler. Aslında bu durum, Birinci İznik Konsili'nden beri süregelen bir tartışmanın devamı niteliği olarak görülmektedir. Hristiyanlığın ilk yüzyılları sayılmazsa, günümüzde, bu görüşü benimseyenlerin bir diğer ortak yönüyse, yeni dini hareketler olarak kabul edilmesidir. Teslisi reddedenler arasında ise dört kesim öne çıkmaktadır:

Yehova'nın Şahitleri

Mormonlar

Üniteryen Kilisesi

Ariusçuluk

Diğer İbrahimî dinlere göre Hristiyanlık

Yahudiliğe göre Hristiyanlık

İsa, Roma İmparatorluğu'nun Yahudiye eyaletinde Yahudi bir anneden dünyaya gelmiştir. Hristiyan ve İslami kaynaklara göre tanrı tarafından bir mucize eseri olarak babasız dünyaya gelmiştir. Yeni Ahit'te üvey babası Yusuf'un Davut peygambere kadar çıkan soyağacı verilir.

İsa, annesi Meryem, babası Yusuf, kendisine ilk inanan arkadaşları ve ilk takipçilerinden Yahudi olanlar terminolojide "Yahudi Hristiyanlar" olarak adlandırılır. Yahudi Hristiyan tabiri günümüzde Yahudi soyundan gelmekle beraber Hristiyan olmuş kimseleri tanımlamakta da kullanılır.

Yahudiler İsa'nın mucize eseri olarak babasız doğduğuna, binlerce yıldır bekledikleri ve hâlen de beklemekte oldukları kurtarıcı Mesih ya da peygamber olduğuna inanmazlar. İsa, içinde yaşadığı Yahudi toplumunda "bekledikleri Mesih olduğunu" ileri sürdüğünde, halkın bir kısmı buna inanmıştır. Ancak buna inanmayan Yahudi din adamlarının teşvikiyle, Yahudiye eyaletinin Romalı valisi Pontius Pilatus tarafından "halkı isyana teşvik etmek" suçlamasıyla çarmıha gerilmiştir.

İslamiyete göre Hristiyanlık

İslam dinine göre Hristiyanlık, semavi dinlerden biridir ve dünya üzerindeki diğer dinlere nazaran Yahudilikle beraber özel bir yere sahiptir. Hristiyanlar 'Ehl-i Kitap' yani kendisine kutsal kitap gönderilenler olarak kabul edilirler: "Muhakkak ki Allah seni, kendisinden bir kelime ile müjdeliyor. Onun adı Meryem oğlu İsa Mesih'dir." (Al-i İmran, 3/45)

İslam'a göre İsa, Allah'ın peygamberlerindendir ve Kur'an'da "İsa Mesih" olarak anılır. Bununla birlikte Kur'an'da İsa'nın Tanrı'nın Oğlu olduğu inancı ve çarmıha gerilmesi reddedilir.

Allah'ı bırakıp, hahamlarını, rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih'i rab edindiler. (Tevbe 30-31) Andolsun, "Allah, Meryem oğlu Mesih'tir" diyenler kesinlikle kâfir oldu….(Maide 72) Bir de inkârlarından ve Meryem'e büyük bir iftira atmalarından ve "Biz Allah'ın peygamberi Meryemoğlu İsa Mesih'i öldürdük" demelerinden dolayı kalplerini mühürledik. Oysa onu öldürmediler ve asmadılar… (Nisa 157)

Eleştiriler

Hristiyanlık tarihinin en çok sorgulanan ve eleştirilen tarafı şüphesiz Papalık yönetimi olmuştur. I. Konstantin döneminde Kutsal Makam'ın (Papalık) getirilmesiyle Felsefik Rönesans çağı "Din için uygun değil" iddiasıyla Felsefe okullarının kapatılması ve felsefecilere değer verilmemesiyle sona ermiş oldu. Ayrıca din için Papanın izniyle binlerce alt sınıftan çocuk (Aralarında yetişkin azınlıkta vardı) Kudüs'ü geri alma amacıyla yola çıktı. Çocuk grubun neredeyse hepsi (50.000) yol sırasında su ve yemek sıkıntısından telef oldu. Bu haçlı seferleri diğer seferlerin dinsel açıdan devam edebilmesi için unutulmaya çalışıldı. Yada genel olarak hafif bir şekilde aktarıldı.

02 Kasım 2021

Kalkedon Konsili

Kalkedon Konsili veya Kadıköy Konsili, 451 yılında 8 Ekim’de başlayıp 1 Kasım’da sonlanmış ekümenik konsildir. Kalkedon bugün İstanbul şehri içerisinde kalan Kadıköy ilçesinin merkezidir.


Batı Ortodoksları, Roma Katolikleri ile birçok diğer batı hristiyanlarının 4. ekümenik konsili olarak kabul edilir. Konsilde, Eutyches’in Monofizitizm doktrini reddedilmiş ve İsa’nın hem tam anlamıyla insan hem de tam anlamıyla ilâh olduğu tanımlamasını yapan "Kalkedon Amentüsü" ortaya atılmıştır.

Kalkedon Konsili'nde alınan kararlar

İsa'da hem insani hem de tanrısal özellikler bulunmaktadır, bu özellikler Meryem İsa'yı doğurmadan önce de bulunmaktaydı. İsa tanrı olarak Baba ile aynı özden, insan olarak da günahlar hariç insanlarla aynı özdendir.

Bu farklı doğalar birleşmeden sonra hiçbir şekilde değişime uğramayıp kendi özelliklerini muhafaza etmişlerdir.

Çarmıhta acı çeken Hz.İsa'nın sadece insani doğasıdır, bu acı tanrısal doğaya dokunmamıştır.

Aslında diofizit görüşe yakın olan bu karara itiraz eden monofizit piskoposlar kendi bağımsız kiliselerini kurmuşlardır.

Ana Hristiyan hizipleşmeleri ve alakalı erken dönem konsilleri

10 Ekim 2021

Kerbelâ Olayı

Kerbelâ Olayı veya Kerbelâ Savaşı ya da Kerbelâ katliamı, 10 Ekim 680'de, bugünkü Irak sınırları içindeki Kerbelâ şehrinde, Hz.Muhammed (S.A.V)'in torunu Hz.Hüseyin bin Ali'ye bağlı küçük bir birlik ile Emevi halifesi I. Yezid'in ordusu arasında cereyan etmiştir. Hz.Hüseyin ve kafilesindeki herkes öldürülmüştür.


Hz.Muhammed(S.A.V)'in kızı Hz.Fatıma'nın Hz.Muhammed(S.A.V)’in kuzeni Hz.Ali'den olma oğlu İmam Hüseyin'in ölümü, Şiilerce her sene Aşûre Günü'nde yâd edilir. Sünnîler ise İslam'da matem yapılmaması kaidesine uyarak bu günleri ibadet yaparak ve Mevlid okutarak geçirirler.

Olayların gelişimi

Muhammed'in 632 yılında vefat etmesinden sonra Müslüman toplumunun başına kimin geçeceği kaygısı baş gösterdi. Müslümanların bir kısmı ilk olarak Hz.Ebu Bekir'in halifeliğini kabul ettiler. Hz.Ebu Bekir'den sonra sırasıyla Hz.Ömer bin Hattab, Hz.Osman bin Affan ve Hz.Ali bin Ebu Talib halifeliğe geldiler.

İlk Fitne

Hz.Osman'ın 656 yılında asiler tarafından öldürülmesinden sonra Hz.Ali halife olarak başa geçti. Bunun üzerine Hz.Osman'ın amcasının oğlu Muaviye ile Talha, Zübeyr, Aişe ve Hz.Osman'ın bazı diğer akrabaları Hz.Ali'den katillerin bulunmasını ve onlardan kısas alınmasını istedi. Hz.Ali ise bir süre ortalığın yatışmasının beklenmesini istedi. Bunun üzerine Muaviye, Talha, Zübeyr ve Aişe Ali'ye darıldı. Daha sonra Talha ve Zübeyr bir ordu topladı. Bunu bir isyan kabul eden Hz.Ali ordusuyla olay yerine hareket etti. İlk başta savaş olmamasına rağmen iki tarafın askerlerinin sözlü atışması üzerine durum gerginleşti ve bir anda savaşa dönüştü. Savaşta sahabelerden Talha ve Zübeyr öldü. Aişe ise Ali tarafından Medine'ye gönderildi. Muaviye hilafetini ilan etti ve İslam Devleti, Ali ile Muaviye arasında ikiye bölündü.


Hz.Ali'nin ölümü

Hz.Ali yaklaşık 5 yıl halifelik yaptıktan sonra 661 yılında Hariciler'den Abd’ûr-Rahmân İbn-i Mûlcem tarafından gerçekleştirilen bir suikastte hayatını kaybetti ve iktidar 20 yıllığına Muaviye'de kaldı.

Muaviye hayattayken oğlu Yezid'e biat etmeleri için taraftarları ve Hicaz ahalisinden biat istedi. Lakin taraftarları ve Hicaz ahalisi oğluna biat etmediler. Sebep olarak ise Hasan ile yaptığı anlaşmayı gösterdiler. Bunun üzerine Muaviye biat etme arzusundan vazgeçti. Muaviye 680 yılında ölünce Yezid başa geçti.

Yezid başa geçince ilk iş olarak Medine valisine bir mektup yazarak Hüseyin bin Ali'ye değil, kendisine itaat etmesini, aksi takdirde bunu canıyla ödeyeceğini bildirdi. Bu arada Hz.Hüseyin Kûfelilerden kendisine bağlılıklarını sunan mektuplar alıyordu. Kûfe'ye gelip halife olduğunu ilan ederse Hz.Hüseyin'i destekleyeceklerini söylüyorlardı. Hüseyin bu teklifleri ciddiye aldı ve Kûfe'deki taraftarlarının gerçekte olduğundan çok daha fazla olduğunu zannetti. Yaklaşık 70 taraftarı ve ailesi ile Kûfe'ye doğru yola çıktı.

Sayıca fazla olmayan Kûfeli taraftarları Yezid'in yandaşları tarafından bastırıldı. Hüseyin ve beraberindekiler Kerbelâ'da Yezid'in 4500'e yakın adamıyla karşılaştılar. Burada meydana gelen savaşta Hz.Hüseyin ve taraftarlarının hepsi öldürüldü ve ailesi esir alındı.

Şiî ve Alevî Müslümanlığında bu olayın çok önemli yeri vardır. Onlara göre Hz.Ali'nin oğulları yenilmez savaşçılar, çok yüce şahsiyetler ve halifelik makamının haklı sahipleridir. Sünni Müslümanlığında da İslam peygamberi Hz.Muhammed'in torunları ve dört büyük halifeden birinin oğulları oldukları için en yüce sahabeler arasında ve dini liderler olarak kabul edilirler. Sünnilere göre de seçilmemiş ve zorla başa gelmiş bir halife tarafından katledilmişlerdir.

Klasik İslamî kaynaklar dışında

Birkaç bin piyade ve 500 okçudan oluşan bir güvenlik gücü Hz.Hüseyin bin Ali'nin taraftarlarının ve ailesinin etrafını sardı. Savaş Hüseyin ve tüm adamlarının ölümüyle sonuçlandı. Savaşın detayları konusunda tam bir fikir birliği yoktur. Gerçekler zamanla romantik ve ruhani detaylarla süslenmiştir.

Şiî kaynaklarına göre

Hz.Muhammed sağlığında  Hz.Ali bin Ebu Talib ve sonrasında da oğullarını kendinden sonraki halifeler olarak atadı ancak iktidar baskıyla başkalarının eline geçti. Muaviye öldüğünde adil düzenin tekrar sağlanması için bir fırsat doğdu.

Muaviye'nin oğlu Yezid, Hz.Hüseyin'in iktidarda hak iddia etmesinden korkuyordu. Bu nedenle bir elçi göndererek kendisine itaat etmesini istedi. Hz.Hüseyin bu teklifi reddetmesinin bir görev olduğuna inanıyordu. Medine'den Mekke'ye doğru hac için yola çıktı.

Bu arada Kûfe'den kendisini destekleyeceklerine dair mektuplar aldı. Sancağını açıp hakkı olanı almak amacıyla yönünü Kûfe'ye çevirdi. Yolun bir kısmını aşmıştı ki Yezid'in Kûfe'ye Ubeydullah bin Ziyad'ı vali olarak atadığını ve Ubeydullah'ın Hz.Hüseyin'in amcasının oğlu olan elçisi Muslim bin Akil'i yakalayıp öldürttüğünü, beraberinde bir ordu gönderdiğini, Kufelilerin savaşmaktansa itaat etmeyi yeğlediklerini öğrendi.

Buna rağmen yoluna devam etti. Öldürüleceğini biliyordu ancak ölümünün Yezid'in kötülüğünü dünyaya ispat edeceğini düşünüyordu. Kûfe yakınlarındaki Kerbelâ'da kamp kurdu.

Hz.Hüseyin Türbesi

Kuşatma

Yezid'in valisi İbn-i Ziyad'ın 30 bin kişilik orduyu Hüseyin'in üzerine gönderdi. Askerler kampın etrafını sardılar ve Hz.Hüseyin ile görüşmelere başladılar.

Hz.Hüseyin, kuşatmanın kaldırılmasını, kendisi ile birlikte ailesi ve taraftarlarının da Irak'ı terk etmesine izin verilmesini istedi. Ordunun komutanı Ömer bin Sa'd bu teklifi makul buldu ve üstlerine iletti. Bu teklif İbn-i Ziyad'ın da hoşuna gitti ancak yönetimde söz sahibi olan Emevilerden Şimr bin Zi'l-Cevşen, Bahteri bin Rebia ve Şeys bin Rebia karşı çıktılar. Ömer bin Sa'd'a Hz.Hüseyin ve beraberindekileri öldürmesini, yoksa kendi canından olacağını söylediler.

Muharrem ayının 7'sinde Ömer bin Sa'd çemberi daralttı ve kampın su yollarını kesti.

Muharrem ayının 9'unda, kampın su kaynakları tükendi ve önlerinde sadece savaşmak ya da teslim olmak seçeneği kaldı. Hz.Hüseyin, Ömer bin Sa'd'a sabaha kadar ibadet etmek istediklerini söyledi ve bu nedenle mühleti uzatmasını istedi. Ömer bin Sa'd Hz.Hüseyin'in bu isteğini bir kez daha kabul etti.

Bu mühlet de sona erince Hz.Hüseyin adamlarına, teslim olmaya niyeti olmadığını, savaşacağını söyledi. Sayıca çok yetersiz oldukları için, kaybedecekleri aşikardı. Yine de hepsi ölmeyi tercih etti. Hz.Hüseyin herkesin kampı terk edip, gece karanlığından yararlanarak kaçmakta serbest olduğunu söyledi ancak hiçbiri yerinden kıpırdamadı.

Savaş

Ertesi sabah Hz.Hüseyin'in adamları düşman ordusunun ön saflarına yanaşıp teker teker düşman ordusundaki akrabaları ve arkadaşları ile konuştular. Savaşmamalarını istediler. Hz.Hüseyin düşman askerlerine uzun bir konuşma yaptı. Bu konuşma öylesine etkili oldu ki, Yezid'in generallerinden Hûr, devasa düşman ordusunu terk edip, Hz.Hüseyin'in bir avuç ordusuna katıldı.

İbn Sa'd diğer adamlarının da saf değiştirmesinden korkup, Hz.Hüseyin'e ilk oku atarak savaşı başlattı. Savaş önce düello şeklinde cereyan etti. Hz.Hüseyin önce Temim bin Kahta ile savaştı. Onu bir kılıç darbesiyle öldürdü. Sonra Arap âleminin korkulan savaşçısı Zeyd bin Ebtahi'yi de öldürdü.

Hz.Hüseyin'in taraftarlarından ilk olarak Hur, Habib bin Mezahir gibi Hz.Hüseyin'in ve babası Hz.Ali bin Ebu Talib'in yakın arkadaşları döğüştüler ve birer birer hayatlarını kaybettiler. Bunlardan sonra Hüseyin'in akrabaları dövüştüler. Ölenler arasında Hz.Hüseyin'in oğlu Ali el-Ekber, kardeşi Hasan'ın oğlu Kasım, tek taraftan kardeşi ve sancaktarı Abbas (Alemdar) da vardı. Bu arada Yezid'in ordusu da çok fazla kayıp vermişti.

Kadınlar ve çocuklar çadırlarda birbirlerine sarılmış, savaşın bitmesini bekliyorlardı. Hz.Hüseyin'in oğlu İmam Zeynelabidin de, savaşamayacak kadar hasta olduğu için çadırdaydı. Hz.Hüseyin diğer oğlu Ali Asgar henüz altı aylıktı ve susuzluktan ölmek üzereydi. Hz.Hüseyin oğlunu kucağına aldı ve Yezid'in ordusunun karşısına dikildi. Çocuğa bir yudum su vermelerini istedi. Ama Hurmala bin Kâhil, Ömer bin Sa'd'ın emri ile çocuğu okla vurdu. Boynundan vurulan bebek oracıkta can verdi.

Hüseyin'in ölümü

Hz.Hüseyin oğlunu gömdükten sonra tekrar düşmanın karşısına çıktı ve onları teslim olmaya davet etti. Birebir savaşta çok fazla kayıp veren Ömer bin Sa'd'ın ordusu Şimr bin Zi'l Cevşen'in emriyle toplu hücuma geçti ve her taraftan ok ve mızraklar Hz.Hüseyin'in üzerine yağmaya başladı. Sinan bin Enes en-Nehai veya Şimr bin Zi'l Cevşen kafasını kılıçla keserek Hz.Hüseyin'i öldürdü. Kafası mızrağa takıldı ve herkese gösterildi. Üzerindeki değerli eşyalar alındı ve yarı çıplak bırakıldı.

Sonrası

Ubeydullah bin Ziyad'ın emri üzerine Hz.Hüseyin'in cesedi atlara çiğnetildi. Daha sonra Yezid'in askerleri çadırlara girdiler ve kampı yağmalamaya başladılar. Ölen 72 kişinin cesedi El-Gadiriye köylüleri tarafından ertesi gün defnedildi.

Ertesi gün kadınlar ve çocuklar develerle yargılanmak üzere Kûfe üzerinden Şam'a götürüldüler. Çok kötü muamelelere tabi tutuldular. Açlık ve susuzluğun üzerine Hz.Hüseyin ve askerlerinin kaybının acısı da eklenmişti. Yezid'in bu kötülükleri yapmaktaki amacının Hz.Hüseyin'in destekçilerinin ne hallere düştüğünü gösterip, halkın desteğini kaybetmesini sağlamak olduğu söylenir.

Bununla birlikte Kerbelâ'dan Kûfe'ye ve Kûfe'den Şam'a yapılan yolculuklarda Hz.Hüseyin'in kız kardeşi Zeynep bin Ali ve oğlu Zeynelabidin her fırsatta Yezid'in neler yaptığını ve Kerbela'da işlenen suçları Müslümanlara anlattılar. Yezid'in mahkemesine çıkarıldığında Zeynep büyük bir cesaret örneği sergileyerek Yezid'in halifeliğinin geçersiz olduğunu ilen etti ve Hz.Hüseyin'in Yezid'e başkaldırısını övdü.

Tutuklular bir sene Şam'da tutuldular. Hüseyin'in 4 yaşındaki kızı Sakine bin Hüseyin acıya dayanamayarak vefat etti. Yerel halk tutukluları hapiste yalnız bırakmadı ve Zeynep bin Ali ile Ali bin Hüseyin her gelen ziyaretçiye Hz.Hüseyin'in haklı davasını anlattılar. Günümüz Suriye ve Irak'ına denk gelen topraklarda Yezid aleyhtarı oluşumlar baş göstermeye başladı. Durumdan endişelenen Yezid tutukluları serbest bırakarak Medine'ye gönderdi. Yaşananlar kulaktan kulağa yayıldı ve Kerbela Olayı günümüze kadar Aşurâ Günü'nde yâd edile geldi.

Sonuç

Kerbelâ'da yaşananlar her yıl Şiî ve Alevîler tarafından muharrem orucu tutmanın yanı sıra törenler şeklinde, bir kısım Sünni Müslümanlar tarafından da tören yapılmaksızın (yalnızca mevlid okunarak ve muharrem orucu tutularak) anılır. Yas tutma savaşın gerçekleştiği Muharrem ayının 10'unda (Aşure Günü) doruğa çıkar. Bu günde konuşmalar yapılır, yapılanlar tiyatro şeklinde canlandırılır ve ağıtlar yakılır. Hüseyin'in neden hayatını feda ettiği özellikle vurgulanır. Baskıya ve zulme teslim olmadığı belirtilir. Aynı şekilde Muhammed'in torunu Hüseyin'in Kerbelâ'da öldürülmesi hadisesi, Sünnilikte de üzücü bir olay olarak kabul edilip, Yezid Sünni cemaat içerisinde sıklıkla yerilse ve Sünnilikte isim olarak neredeyse hiç kullanılmasa da Ehli Sünnet inancında yas tutmak câiz olmadığı için Kerbela Olayı, Sünnilikte Şiâ'dakine benzer bir şekilde her yıl törenlerle anılmaz.

Hz.Ali bin Ebu Talib ile Muaviye arasında gerçekleşen Sıffin Savaşı sonrasında İslam Devleti ikiye bölünmüştü. Ali yönetiminde başkenti Kûfe olan ve Muaviye yönetiminde başkenti Şam olan iki devlet kurulmuştu. Ali'nin bir Harici tarafından öldürülmesi, daha sonra Hasan bin Ali'nin baskıyla halifeliği Muaviye'ye bırakmak zorunda kalması, en sonunda da Hz.Hüseyin bin Ali ve Yezid arasında gerçekleşen Kerbelâ Savaşı ile bu ayrım derinleşmiş ve İslam'da mezhep ayrılığının temel nedenlerinden biri olmuştur.

Filozof ve sosyolog İbn-i Haldun'a göre Hz.Hüseyin akıllı ve içtihat sahibidir. Yani ayet ve hadisleri anlamaya ve doğru şekilde yorumlamaya muktedirdir. Ona göre adaletli bir halife olmayan Yezid'in saflarında savaşmak caiz değildir. Hz.Hüseyin'e karşı asker göndermesi fâsıklığını kuvvetlendirir. Bu nedenle Hz.Hüseyin'in şehit, ecirli ve sevaplı olduğunu belirtir.

Kerbelâ Olayı; Alevî ve Şiî coğrafyada birçok edebi ve müzikal esere konu olmuş, mersiye gibi yeni türlerin doğuşuna neden olmuştur.

Kültür ve sanat alanına etkileri

Edebiyat

Algül, Hüseyin (2009). Kerbela. 

Yalsızuçanla, Sadık (2015). Kerbela, Kerbela Fatma’Nın Gözyaşı. 

Dede, Fırat (2002). Kerbela. 

Yıldız, Bekir (2006). Kerbela. 

Efendi, Hacı Nusretddin (2013). Kerbela Destanı.

Erenler, Sadık. Kerbela Çiçekleri 2. 

Erenler, Sadık. Kerbela Çiçekleri 1.

Bardakçı, Vehbi (2012). Kerbela Aşkın Kanadığı Yer. n. 

Yıldız, Bekir (2012). ve Zalim ve inanmış ve Kerbela. 

Berktay, Ali (1996). Kerbela. 

Sertoğlu, Murat (2004). Kerbelâ. 

Tiyatro oyunları

Kerbela, Ali Berktay’ın yazıp, Ayşe Emel Mesci’nin yönettiği tiyatro oyunu. İlk olarak 2009’da Ankara Devlet Tiyatrosu’nda 100 kişilik ekiple sahnelendi. 5 yıl boyunca kapalı gişe sahnelenerek 2014-2015 sezonunda şehir tiyatrolarının 100. Yıl oyunu olarak İstanbul Şehir Tiyatroları repertuvarına alındı.

26 Eylül 2021

Antik Mısır Dini ve Mısır Tanrıları

Osiris, Anubis ve Horus.
Antik Mısır dini, Antik Mısır toplumunun ayrılmaz bir parçası olan ve çok tanrılı ve ritüelleri karmaşık bir inanç sistemi vardı. Mevcut olduğuna inanılan ve kuvvetler ve doğa unsurları, kontrolünde olan birçok tanrılar ile Mısırlıların etkileşimi üzerinde yoğunlaşmıştır. Mısırlı din uygulamalarını tanrılar sağlamakta ve halk ise onların beğenisi kazanmak için bir çabaları vardı. Mısır'ı tarihteki kral ile aynı statüsü ile aynı olan ve aynı zamanda tanrı olan Firavunlar yönetirdi. Firavunlar bir insan olmasına rağmen, Firavunların tanrıların soyundan olduğuna inanılıyordu. Firavunlar insanlar ve tanrılar arasında arabulucu olarak görev aldılar, evrendeki düzeni korumak ve tanrıların tekliflerini yerine getirmek zorundaydılar. Mısırlılar tanrılar için muazzam tapınaklar yapmışlardır.

Önemli Tanrılar

Başlangıçta, Mısır'da insanların beş farklı dini gruplar vardı. Her grup farklı inançları vardı ve farklı yerlerde yerleşmişlerdi.

GrupŞehirBaş Tanrı
EnneadHeliopolisAtum (genelde kullanılan Atum-Ra)
The OgdoadHermopolisThoth.
Chnum-Satet-
Anuket triad
Elephantine
 
Chnum
 
Amun-Mut-
Khons triad
Teb
 
Amon
 
Ptah-Sekhmet-
Nefertem triad
Memfis
 
Ptah

Mısır tarihi boyunca, inançlar lideri değişti. Birisi iktidara yükseldi, onların inanç sistemi de yükseldi. Yeni inançlar zaten vardı ve diğer inançlar ile kaynaştılar. Bu bile bugün bilindiği gibi eski Mısır uygarlığının sona ermesinden sonra gerçekleşti. Bunun bir örneği, Yeni Krallık olabilir. Onun süre zarfında, tanrılar Ra ve Amun, Amun-Ra oldu. Bir tanrı oluşturmak için genellikle buna sinkretizme denir.

Tanrıların Tarihi

Tanrıça İsis
Mısırlılar başlangıçta evrenin kaosun karanlık sularıyla dolu olduğuna inanırlardı. İlk tanrı, Re-Atum, sudan geldi. Atum yere tükürdü ve bu tanrılar Şu (hava tanrısı) ve Tefnut (nem tanrıçası) yarattı. Dünya yaratıldığında Şu ve Tefnut iki çocuk dünyaya getirdi: Nuit (gökyüzü tanrıçası) ve Geb (yeryüzü tanrısı). Şu ve Tefnut karanlıkta yürürken kaybolduğu zaman insanlar yaratıldı. Re-Atum onları bulmak için gözünü gönderdi. Onları bulduktan sonra, sevinç gözyaşları insanlara dönüştü.

Nuit ve Geb arasında bir ilişki vardı. Şu bunu duydu ve onlarla birlikte olmamaya karar verdi. Bu yüzden gökyüzü ve toprak arasında hava oldu. Nut ise bu çocuğu doğurmayacağını söyledi. Nuit Thoth'dan yardım istedi. Thoth ay-tanrısı Khons ile kumar oynadı. Thoth kazanarak 360 günlük yıla 5 gün daha ekledi. Nut bu günlerin her biri için çocuklarına şu isimleri verdi: Osiris, İsis, Set, Neftis ve Horus.

Osiris Mısır kralı oldu. Kardeşi Set, onu öldürdü ve kral oldu. Onu öldürdükten sonra, Set Osiris'in cesedini parçaladı. İsis kardeşinin parçalarını kurtardı. Daha sonra tapınağın altında parçaları gömmek istedi. Set kral olduktan sonra, Horus Osiris'in oğlu ile savaştı. Set kaybetti ve çöle gönderildi. Set korkunç fırtınaların tanrısı oldu. Osiris Anubis tarafından mumyalanarak ve ölülerin Tanrısı haline getirdi. Horus yeni kral oldu. Antik Mısır'da, bu firavunlar Horus'un soyundan olduğuna inanılırdı.

Eski Yunanlar kendi tanrı ve tanrıçaları Mısır tanrı ve tanrıçalarının ataları olduğuna inanıyordu. Eski Yunan mitolojisi'nde Titan Tifon serbest kaldığında tüm Yunan tanrıları Mısır'a kaçar. Mısır'da, tanrıların çoğu kendilerini Tifon'dan kendilerini gizlemek için hayvana dönüştürdü ve çoğalmaya başlayarak Mısır tanrı ve tanrıçaları doğmuştur.

Ölüm ve Mumyalama

Eski Mısırlılar, ölümün hayatın bir sonu olduğunu düşünmemekteydiler. Ruhun insan vücudunu terk etmesinden itibaren, ruhun yeraltı dünyasında ölüm Tanrısı Osiris ile yargıçlarını tarafından sorgulandığını düşünürlerdi. Mısırlılara göre, ölen bir insanın ruhu öteki dünyaya gidiyordu. Diriler ve ölüler ülkesi arasındaki korku ülkesini geçince, büyük yargıcın karşısına, Anubis veya Horus tarafından getirilirdi. Orada bir tören düzenleniyor, bu törende ölenin kalbi tartılıyordu. Bu tören sırasında yeraltı tanrısı Anubis elinde bir terazi tutardı. Ölünün kalbi bu terazinin kefelerinden birine konurdu. Öteki kefede ise adaleti ve doğruluğu ölçebilecek bir tüy bulunurdu. Eğer ölü adil ve dürüst bir yaşam sürmüş ise kefeler dengelenirdi. Eğer kalp tartıda eksik gelirse, yemesi için Ament adlı canavara verilirdi. Bütün bu olup biteni Tanrıların katibi Thoth kayda geçirirdi. Eski Mısırlılara göre ölümden sonra ruh ağızdan bir kuş şeklinde çıkardı. Bunun için Tanrı Anubis, elindeki aletle ölünün ağzını açar, bu sayede ölünün ruhu rahatça gidip gelirdi. Yine öteki dünyanın kapılarını da Tanrı Anubis açardı. Batıda olduğu düşünülen ölüler ülkesinin kapılarında Tanrı Amente bekler, yeni gelenleri kapıda karşılardı. Öteki dünyayı batıda düşünen Mısırlı, bu yüzden ölülere batının halkı da derdi. Mısır dinine göre, insanda, biri Ba, biri Ka adını taşıyan iki ruh vardır. Bunlardan ikincisi, insan öldükten sonra varlığını onun heykelinde sürdürür. Bu nedenle, Mısır'da, Ka tapımı ile heykel tapımı arasında sıkı bir ilişki vardır. Mısır'da mumyacılığın, aradan geçen binlerce yıla karşın canlılığını korumasının nedeni de aynı inançtır.

Eski Mısır'da mumyalamanın amacı ise ölünün gövdesini sonsuza kadar yaşayacak hale getirmekti. Ve kültün işlevi, cismani ruhla (Ba), ölümle gövdeden uçmuş olan cismani olmayan enerji öğesini (Ka), büyü yoluyla yeniden bir araya getirmekti. Bu yapıldığında ölümün ortadan kalkacağına inanılıyordu." Öbür dünyaya giden ruhun (Ba) bazı törenler sayesinde geri geleceği düşünüldüğünden ölünün uzuvları tekrar hareket kabiliyeti kazansınlar diye, mezara koymadan evvel rahip ölünün ağzını açardı.[kaynak belirtilmeli]

Tanrılar ve Görevleri

Amun Ra
Anubis: Ölen Osiris'i mumyaladığı için mumyalama tanrısı olmuştur. Görevi tüm ölüleri korumak ve yüceltmektir.

Ptah: Antik Mısır'da evreni ve diğer her şeyi yarattığına inanılan tanrıdır.

Ra: Mısır mitolojisinde güneş tanrısıdır.

Osiris: Ölüler Tanrısı.

Isis: Analık ve Bereket Tanrıçası.

Horus: Eski Mısır mitolojisinde gök (Güneş) tanrısıdır.

Nephthys: Kötü bir tanrı olan Seth'in karısıdır.

Seth: Kuraklık ve Kötülük Tanrısı

Ma'at: Ma'at, Mısır'ın doğruluk ve adalet tanrıçasıdır.

Bes: Dans, müzik ve savaş (isyan) tanrısıdır.

Sobek: Sular Tanrısı

Sekhmet: Savaş ve yıkımın tanrıçasıdır.

Min: Erkeklikte seksin tanrısı ve çöllerdeki seyyahların koruyucusu ve Hasat Tanrısı.


Ruh Kavramı

Antik Mısırlılar, bir ruhun ( kꜣ veya bꜣ; Mısırca Telaffuz: Ka veya Ba) birçok parçadan oluştuğuna inanıyorlardı. Ruhun bu bileşenlerine ek olarak, insan vücudu da bu kavramla ilişkili olmuştur. (ḥꜥw: "bedensel parçaların toplamını" anlamına gelir).

Firavun Akhenaton ve ailesi Aton için
dua ederken
Antik Mısır'ın yaratılış efsanelerine göre, tanrı Atum, kendi büyüsünü (ḥkꜣ) kullanarak dünyayı kaostan yaratmıştır. Büyü ile yaratıldığından ötürü, Mısırlılar dünyanın büyüyle iç içe olduğuna ve üzerinde yaşayan her şeyin bu büyüden oluştuğuna inanıyorlardı. İnsanlar yaratıldığında, bu büyünün insanların ruhu şeklini aldığına ve her insanın içinde ve etrafında bulunan ruhtan kaynaklı sonsuz bir güç olduğuna da inanılmıştır.

Ruhun parçaları, Eski Krallıktan Yeni Krallığa ve bir hanedandan diğerine, beş parça ve daha fazla olduğuna inanılacak şekilde değişiklik göstermiştir.

Antik Mısır cenaze metinlerinin çoğu, ruhun birçok parçasına gönderme yaparlar: ẖt (Orta Mısırca: /ˈçuːwaʔ/, Koptik: ϩⲏ) "fiziksel beden", s "manevi beden", rn (/ ɾin /, Koptik: ⲣⲁⲛ veya ⲗⲉⲛ) "isim, kimlik", bꜣ "kişilik", kꜣ (/kuʔ/, Eski Mısırca: /kuʀ/) "çift", jb (/jib/, Koptik: ⲉⲡ) "kalp", šwt "gölge", sḫm (/saːχam/) “güç, şekil” ve ꜣḫ (kişinin öbür dünyaya geçişini başarıyla tamamlamış olan kombine ruhları). Manchester Üniversitesi'nde bir Mısırbilimci olan Rosalie David, ruhun birçok yönünü şöyle açıklamıştır:

« Mısırlılar, muhtemelen Eski Krallık'ta erken dönemlerde gelişen bir inanış olan insan kişiliğinin birçok yönü olduğunu düşünüyorlardı. Hayatta, kişi tam bir varlıktı, ancak erdemli bir yaşam sürdüyse, bir sonraki dünyada kullanılabilecek çok çeşitli formlara da erişebilirdi. Bazı durumlarda, bu formlar, ölen kişinin destek olmak istediklerine veya alternatif olarak düşmanlarından intikam almalarına yardımcı olmak için kullanılabilirdi.

Türkiye Şehirleri Türkiye Coğrafyası Dünya Şehirleri Dünya Coğrafyası Ülkeler



  • Blog Yazıları


    Email
    KISA KISA
    X



    Folower Button

    Takipçiler

    Company Info | Contact Us | Privacy policy | Term of use | Widget | Advertise with Us | Site map
    Copyright © 2020. merhancag . All Rights Reserved.

    Bilgi Mesajı

    Duvarı Aşamıyorsan Kapı Aç

    Kıssadan hisse Kısa Kısa'da sizi bekliyor...

    facebook sayfamızı takip edebilirsiniz!